"Odalar içinde saklandığımız adalardır..."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Heves

"Perdeleri açın. Baksanıza, ne güzel kar yağıyor." Arkadaşımızın evinde bir grup oyuncu, oturuyoruz. Kahveler ve sigaralar eşliğinde hepimizin mecbur olduğu, hiçbirimizin beğenmediği diziler hakkında atıp tutuyoruz. Geceleri tiyatroda oyunlarımız 1 oluyor ama gündüzleri boşuz genellikle. Uzun yıllar boyunca gelişen dostluğumuzu olanca rahatlığıyla yaşayıp gidiyoruz her gün. Birbirini seven, aynı dili konuşan otuz beş yaş civarı grubun zevki başkadır. Yeteri kadar "şey" geride kalmıştır ve en tepesinde olduğumuz hayatlarımızın yavaş yavaş aşağı inen basamaklarına gülümseyerek bakıyoruzdur daha.

"Ne bu çalan?"
"Coltrane."
"Vay lan."
"A Love Supreme."

Harika bir akşamüstü, şu içinde gülümsediğimiz. Sanki burada her şey olması gerektiği gibi ve yerli yerinde. Yumuşacık yağan bir karın karşısına geçmiş, kanepelere yayılmış, mırıldanıyoruz. Dağılıp gidiyor konular, mutluluk salondaki müzikle birleşip bambaşka yerlere uğurluyor her birimizi. Keyifli bir uyuşukluk hali var üzerimizde. Kaçıveren düşüncelerimizi kovalamıyoruz. Göz göze gelişlerimizden belli: Mutluluk, bazen konuşulacak konu bırakmıyor.
Birden, nasıl oluyor ben de anlamıyorum, delice (?!) bir fikir geliyor aklıma; daha tam ne olduğunu anlayamadan kaçırıveriyorum ağzımdan:

"Bir grup kuralım mı?"
"Ne grubu lan?"
"Müzik."
"Ne müziği?"
"Caz."
"Oha!"
"Olmaz mı?"
"Olur mu oğlum?"
"Kim, hangi enstrümanı çalıyor lan?"
"Kimse bir şey çalmıyor."
Kahkahalar.
"E, içerdeki gitar?"
"Yahu, yıllar oldu bırakalı." "Abi, herkesin arka odasında çalınmayan, vicdan azabı gibi duran bir aleti var." "Ben ona elimi sürmem." "Yeni bir şeye başla." "Olur mu abi, saçmalamayın."
"Yaparız be!" "N'apıcaz lan, caz mı?" "Olmaz mı?"
"Bırak cazı, sen şeyi düşün... Eee... Sen ne çalmak isterdin?"
"Ben mi?"
"Ne çalmak isterdin?"
"Bas gitar."
"Al, çal."
"Ben klarnetin sesini seviyorum. Zormuş ama..."
" Gözersin."
"Esasında her gün bir saat ayırsa insan... Yapılır ha."

Bu cümle mühimdir işte. Hayatın küçük sırlarından birisi budur. Uygulanamayan, maalesef riayet edilemeyen, arkası gelmeyen bir yarındır. O bir saat, o küçücük bir saat, nasıl olsa günün içinde kaybolur, saklanır, ertesi günkü bir saatle birleşip iki olmaya kalkar, bahanelerle durumu zorlaştırır, pazar günleri ortadan kaybolur, kendisinden önce gelen bir saati etkisi altına alır... Sonuçta o bir saat, hiç de kolay uygulanabilir, ele geçirilebilir bir "altmış dakikacık" değildir. Bunu bilmeme rağmen üsteledim.

"Ya, çalışırız tabii, ne var Allah aşkına?"
Sessizlik oldu. Grup düşünüyor. Bu an çok kritik işte. İlk göz göze gelen çiftin kararı, tartışmanın yönünü belirleyecek. O yüzden hemen bastırmalıyım. "Mantıklı" arkadaşlarla değil, gaza gelen, heyecanlı, tamamen duygusal davranacak biriyle bakışmalıyım. Gülümsemeliyim ve o heyecandan bir "Olur" yakalamalı, diğer şüphelileri de baskı altına almalıyım. İşte biriki sigara yandı. Esasında gençliklerinde tamamen çılgın olan bu takımın elemanları, ilerleyen zamanla ağırbaşlı hallere bürünmüş, kilo ve sorumluluklar almış, belli hayal kırıklıkları yaşamış/yaşatmış, kıymetli insanlar. Dolayısıyla zınk diye "Evet" demezler. Sanki konuyu başkası açmış gibi yapıyorum aniden. Bana sorulmuş da, kıvranıp güç bela karar vermiş havasında "Vallahi olur!" diyorum. Kafalar karışık olduğu için espri güme gidiyor. Bir tek kız var aramızda, parlamaya başlıyor gözleri. Ben fark edip damara giriyorum: "... değil mi?"

Filmlerde bir sahne vardır, ekip bankayı soymaya karar verir hani... Aynen o haldeyiz. Şu sırada telefon ya da kapı çalmamalı, birisi asla televizyonu açmamalı. Dikkat dağılır. Bu mevzu ikinci kez tartışılmaz. "Dün amma saçmalamışız," denir, gülünür, unutulur... İnsan kaçar. Ama insan coşar da! Bir daha kanırtıyorum, "Olur be!" diye. "Nereden bulacağız enstrümanları?" Ohh, soru karşıdan geldi. Şimdi bindir oğlum.

"Yüksekkaldırım'dan, başkalarından, ikinci el satan yerlerden, yurtdışından, bitpazarlarından, konservatuvar öğrencilerinden... Birilerinden, bir yerlerden."
Allahım, öyle sabırsızım ki... Kapıya şu an kargo gelsin istiyorum. Zil çalsın ve kırmızılı bir adam "Celal Bey, siparişleriniz" desin, kutularla aletler gelsin: bas gitar, elektro gitar, davul, klarnet... Ben ne çalacağım, diye aklımdan geçerken hain jüri durumu tehlikeye atıyor: "Sen ne çalacaksın?" Öyle bir şey olmalı ki, yalnız da olsam yalnız kalmayayım. Kız cevheri yumurtluyor: "İnsan nefesiyle yapmalı."

Trompet, klarnet (Onu kapan çıktı), ney, saksofon, flüt, obua, oha... Bu üflemeliler hakkında ileri geri konuşuluyor, şu zor, bu kolay diye. En nihayetinde, çalanların telefonunu bulup onları arıyoruz. Hocam, mümkün olan hangisi, gibisinden. Telefon konuşması, en zevkli kısmı işin.

"Nereden çıktı şimdi?"
"Biz grup kuruyoruz."
"Hadi ya..."

Tatlı bir gülümseyiş var tonlamada. E tabii, diye düşünüyorum, hiç çalanla çalmayan bir olur mu?

"Valla çok hoş olur, oyalanırsınız. Sıkılmayın yeter ki."
"Değil mi, değil mi?"

Ahizeyi elimle kapatıp yalan söylüyorum salondakilere.

"Çok sevindi, harika bir fikirmiş. Kolayca halledermişiz."
"Saksofon daha kolaydır ama neticede hepsi uğraşmak ister."
"En çabuk saksofon çalınırmış... Zaten hepsi olurmuş."
"Çin malı almayın."
"Çin olmasın."
"Kimler var grupta?"

Kafamdan isimler akıyor; buradakiler ve en yakın çevremiz...

"13-14 kişi çıkar."
"Big band olursunuz be abi."
"İnşallah."

Kapatıyorum telefonu. Herkes havaya giriyor, "Alırız, yaparız, çalarız..." CD'yi değiştiriyorum, canlı bir şeyler olmalı artık. Herbie Hancock'tan "Watermelon Man". İşte bu! Ayaklarla tempo tutuluyor, başlar sallanıyor "Olur olur" gibi, gülüşler birbirine bulaşıyor.

"Lan nereden geldi aklına?"

Derin bir nefes alıyorum. "Çocukluğumdan beri hayalimdi bu ama derslerde başarılı olma telaşından, İTÜ'nün zorluğundan, Yıldız Hoca'nın disiplininden, çok kitap okumaktan, kızlarla yaşanan maceralardan, nasılsa çalamam korkusundan fırsat bulamadım, unutturdum kendime," demiyorum, "Birden olabileceğini hissettim," diyorum.

O birden olan şeyler, birden olmuyor aslında. Coltrane doğaçlamayı birden yapıyor ama tam da birden değil, arkada yirmi yıl var müziği düşünerek geçirdiği. Olsun, bizim de dinlediğimiz parçalar var. Sevdiklerimiz, terk ettiklerimiz, kulağımıza dolmuş sesler var. Beatles, Rolling Stones, Pink Floyd, Sting, Garbarek, Kudsi Ergüner, Chick Corea, Miles... Sonra, Yurttan Sesler var; Zeki Mü ren, Ajda, Sezen, Mazhar, Erkan Oğur, fasıllar, taksimler... Bakarsın hepsi birleşir... Ya da hepsi kendi tarafına doğru çeker, darmadağın olur kafamız. Karışırız, saçmalarız, feci bir biçimde gülünç oluruz. Bu çelişkili halleri ahbaplarıma yansıtmıyorum.

"Derhal gidelim Yüksekkaldırım'a, enstrümanlarımızı toplayalım. Ben saksofona karar verdim," diyorum.
"Nasıl saksofon?"
"Sesi kalın ve kederli olanından... Yani tenor."
"Abi şimdi grup mu kurduk biz yani?"
"İnanamıyorum."
"Gider ders alırız."
"Etütlere pek bulaşmayalım."
"Hemen parça mı çalışalım diyorsun?"
"İki yılda toparlarız."
"Tabii dağılmazsak..."
"Niye dağılalım lan!"
"Evlerde gürültü olur."
"Senin Tünel'deki ofis olmaz mı?"
"Ha, benim ofis..."
"Evet."
"Olur tabii lan."
"Karşısında Babylon vardı, değil mi?"
"Artık bir gün de orada çıkarız sahneye."
"Saçmalamayın lan, Darülaceze'de falan çalarız."
"Günah lan ihtiyarlara!"
"Niye be, dans ederler belki..."

Sokak lambasının aydınlığında kar çok güzel görünüyor. Biz içerideki ışıkları yakmayı unuttuk hayal kurmaktan. "Hâlâ çocukmuşuz" diye geçiriyorum içimden. Hevesli çocuklarmışız hâlâ.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.