"Zamanı duyduğum gün..sevmeyi öğrendim."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

İki film birden

Öğlen yemeğini çabuk çabuk yiyorum, dilim yanıyor çorbayı içerken. Isıtmıyor, kaynatıyor annem. Arkadan köfte-ma-karna... Yoğurt istemem, uykumu getiriyor. Ekmeksiz mekmeksiz tıkıştırıyorum ağzıma. "Ne bu acelen oğlum, boğulacaksın." "Geç kalıcam." Kalmam, biliyorum. Ama heyecanımı bastı-ramadığım için mazeret de gelmiyor aklıma, habire aynı lafı ediyorum.
"Meyve istemem."
"Salatadan almamışsın hiç."
"Almam, nefret ediyorum salatadan."
"Faydalı ama..."
"ilaç içerim onun yerine."
Sevmediğim yemeklerdeki vitamini hap yapsalar, yutarım. Yeşillik sevmiyorum, sulu yemek sevmiyorum, meyveden nefret ediyorum. Hep köfte olsun, pirzola olsun, pilav, makarna olsun, mantı olsun, sosis olsun, çinekop olsun... Ne olurdu evde döner yapılsaydı... Az geliyor dışarıdaki porsiyonlar. Artin Lokantası'na gittiğimizde en fazla bir buçuk porsiyon isteyebiliyorum döneri, çünkü daha fazlası ayıp olur. Zaten durdurulurum hemen. Misafirlikte çikolata tutarlar, birden fazlası ayıp... Severim mesela yemeği, teklif eder ev sahibi "Biraz daha koyayım mı tabağına oğlum" diye, ağzımı açtırmaz bizimkiler: "Yeter ona, vermeyin." "Hayır, verin" anlamına gelen bir bakış takmamam, çünkü annem "Sakın ha" bakışını takınmıştır. Sıkı aile terbiyesinde pek konuşulmaz zaten. Bakışlarla anlatılır bütün detaylar. Bazı evlerde emirler, nefeslerle verilir. Ekstra durumlarda küçük, "kasıtlı" öksürüklere başvurulduğu da vakidir. Cesaret edip ayıp ettiğimde, göze almışım-dır her şeyi; o zaman kimse durdurmaz zaten, bir gülümseyiş belirir annemin dudaklarında, ve "Sonra görüşürüz" iması... Konu değiştirilir.

Harçlığımı aldım. Fazla istedim, verilmedi. Verilmez. Normal. Takımı hafta İçi kurduk. Dört kişi gidiyoruz sinemaya. Yaşar, Akın, Apo ve ben. Peşimize takılanları götürmeyeceğiz. Acımak yok. Sonra anlatıyorlar evlerinde, şöyleydi böyleydi diye. Ama bizden sır çıkmaz. Ne yapacağımız da baştan belli değildir. Cumartesi, Arı Sineması 2 matinesine diye gider, bakarsın Ses Sineması'na gireriz. Belki de Nakıp ya da Burç, hiç belli olmaz. Önemli olan, erkenden gitmek ve karar verebilmektir. Fırladım evden; bakkalın önünde buluşacağız çocuklarla. Allah kahretsin, Turgut da gelmiş. Yaşar'ın suratında bir çaresizlik ifadesi, "Geldi işte, n'a-pim" gibisinden. Zaten hepsi pencerede köpeklerin. Ne zaman buluşsak, pıt, damlıyorlar. Götürmesen tehdit, küfür, kıyamet... Maç kolay, al götür. Seyretsin, bağırsın, donsun soğukta köpek. Ama sinema başka... Çoluk çocuk, her filme giremezsin. Beş kişi yürüyoruz hızlı hızlı. On beş gün önceki fragmanları konuşuyoruz Yaşarla, şu gelmiş midir, bu kalkmış mıdır diye. Her kafadan başka ses çıkıyor. Karate, macera, komedi, seks, Türk filmi... İlk elenen, Türk filmi oluyor. N'apıcaz şimdi saçma sapan ağlamalar, zırlamalar... Hepsi birbirine benziyor zaten. Ufaklıklar komedi istiyor, 002 gelmiş Ses Sineması'na. Aslında veletleri oraya sokup biz başka tarafta seks filmi seyretmeliyiz ama olmaz ağzına sıçiim, hayvanlar bana emanet sonuçta. Evde sorulunca "Kim kim gittiniz" diye, ilk benim adımı verirler. İki yaş büyüğüm ya, ondan... "Bıraktı gitti bizi," derler. Offff offff! Mecburen karate filmine gideceğiz. "Gördük mü bunu lan?" diyorum Yaşar'a, "Fark etmez," diyor, "hep aynı mevzu zaten." Kahramanımız kendi halinde, masum ve yiğit bir delikanlıdır; çok şeker bir annesi, çok tatlı bir kız kardeşi vardır. Günlerden bir gün -filmin ilk beş dakikasında- evleri basılır, erkekler öldürülür, kadınlar daha beter olur. Fakat kahramanımız -daha o ana kadar kahraman da değildir- ölmez, ant içer, kötülerin teker teker ağzına sıçar, filmin sonunda en kötüyü çok kötü döver; biz de o sırada bütün sinema "Vur, vur!" diye ba-ğırmaktayızdır, zevkten kendimizden geç-mişizdir. Film biter ama biz tatmin olmayız ve birbirimize saldırırız, "Hayt!", "Yaaa!", "Taaa!" diye.

Akın şişkosu tek başına oturacak, Yaşarla ben de sıkışamayız, öbür ikisine tek bilet yeter. "Orta olmasın, duvar dibi yok mu?" diyorum iyi aile çocuğu sırıtışımla, "Hadi bakalım," diyor gişeci, suç ortağı bir gülümseyişle. Sanki gişeci, her geleni tanıyor. Herkes kayıtlı onda. Akşam evleri arayacak, "Geldi sizin oğlanlar," diye. Pisliğin teki... "Devamlı," diyor. Oh çok iyi, iki film birden, tek film zamanında... Bayağı kesecekler demek ki. Kessinler, en heyecanlı yerleri birleşiyor o zaman. Hiç zaman kaybı olmuyor. Yalnız, hissi sahneler falan yok. Kavga, kıyamet, kan, ölüm, kopan kafalar, uçan tekmeler... Havaya giriyoruz. Simit kokuyor fuaye; bir de başka tuhaf, pis kokular var, tam ne olduğunu bilemediğimiz. Yarı karanlık salon, kimse çıkarmamış paltosunu. Gazetede spor sayfalarını okuyanlar var. Çok dolu değil sinema. Ama biliyorum, dolar birazdan. Son dakikada, karanlıkta gelir bazıları tanınmamak için. Sonra yine karanlıkta gizlice çıkarlar. Geçen ay fenciyi görmüşler Marmara'da, yemin etti çocuk "Kasketinden tanıdım," diye.

Bizim takım zevkten geberiyor. Daha bir şey görmeden "Haa!" "Huu!" diye ortamızda tekmeleşmeye başladılar. Bir başta ben oturuyorum, bir başta Yaşar... Saat iki olunca, ıslık çalmaya başladık: "Oynat makiniiiist! Oynaaat, oynaaat!" "Tamam lan!" diye bir bağırma arkadan... Ve gülüşmeler.

Fragman delisiyim ben. İki saat fragman seyretsem doymam. Mahallede yapıyorum o adamın taklidini. Hep aynı adam, aynı ses: "Nefes nefese, unutamayacağınız bir film... Gebereceksin, gebereceksin Cüstiniyanus!"

Başladı. Karanlıkla beraber çass diye yandı kibritler, masmavi duman oldu leş gibi sinema. Döşemeler parçalanmış, bu filmde iş var demek ki. İyi film, koltuğu söker yerinden... Görüntü gidip geliyor, yukarı dönüyor film. Allahtan ses fena değil. Kavga sahneleri orijinal, normal konuşmalar Türkçe. Zaten hep aynı sesler... Cüneyt'le Kadir Savun'u (iyi adam ve dayısı), Turgut Özatay'\a Bilal lnci'y\ (patronla köpeği) konuşan o meşhur dört ses. Bir de iyi kalpli anneyle salak kızın sesleri... Zaten birazdan yarısı ölür. "Parçaaa, parçaaa!" diye bağırıyor bir grup seyirci. Aman sakın, çocukları getirdik. Bütün sinema ıslıklıyor makinisti. "At parçayı lan!" diye böğürüyor arkamdaki herif. Tak diye kesiliyor film, bembeyaz oluyor beyazperde; ve parça atılıyor. Şimdi müthiş bir sessizlik hakim salonda. Yeniden yakılıyor sigaralar. Artık merak konusu şu: Parça yeni parça mı, eski parça mı? İyi parça bir sezon gider; hangi film olursa olsun... Yaşar, "Yeni lan bu," diyor. Yanımızdaki çocuklar büyülenmiş gibi bakıyorlar, ağızlar açık... Hayatlarında belki de ilk defa bir hostesin uçağın içinde pilotla, başka bir hostesle, yardımcı pilotla, gece yolcular uyurken, on dakika civarında, gayet sıkı bir gitar solosuyla... Seyrediyorlar! Parça bitiyor, filme aşağı yukarı kaldığı izlerimiz yerden artık kimse o yeri tam olarak hatırlamıyor- devam ediyoruz. Sinemanın yarısı boşalıyor birdenbire. Sanki alarm verilmiş gibi insanlar aniden çıkıyorlar dışarı, tuvalete doluşuyorlar. İçeride kalanların bazıları hafif sallanarak seyrediyorlar filmi. Teşrifatçı, elinde fener, bağırıyor sinemanın ortasında, "Çekmeyin lan, çekmeyin lan!" diye.

İkinci film, komedi... Sıkılıyoruz. Çıkıp yürüyelim istiyoruz ama çocuklar memnun hayatlarından, kıkır kıkır gülüyorlar. Neredeyse bomboş salon. Saatimi görmeye çalışıyorum; gündüz sahnesi olunca anlarım kaç olduğunu. Geç kalmamam lazım, merak ederler. İki film birden olunca, zamanı unutuyor insan. Bir de hep girip çıkan olduğu için matineler düzenli değil. Neticede, "Yürüyün lan," diyorum. Takım toparlanıyor; eller cepte, hızlı hızlı çıkıyoruz dışarı. Gişeciyle göz göze geliyorum, yavşak, sırıtıyor, "Nasıl anam, kralını gördünüz muamelenin" havasında. Ortalık kararmış. Kar atıştırıyor hafiften. Etrafta hiç kız yok. Pek bir şey konuşmadan yürüyoruz. Birden sıkıcı geliyor hayat. Akşam ders çalışmak, imtihanlar, evdeki kurallar... Hemen büyüsem keşke, diyorum. Büyüsem ve bir otobüse atlayıp gitsem... Gürültülü patırtılı geldik, mahzun mahzun dönüyoruz. Geçti işte, gitti on dakikalık parça için bütün cumartesi. Evde çay hazırdır şimdi, camdadır annem. Hemen girmek istemeyeceğim içeri ama biliyorum, gördüğü an çağıracak. "Hadi oğlum," diyecek, "hadi, herkes evine..." Sokak bitti. "Gir içeri, ellerini yıka, değiş üstünü, aç oku kitabını, problem çöz, yarın sorar baban, bilirsen maça götürecek seni."

Bilemezsem...

Zaman sonsuz gibi geliyor. Dersler hiç bitmeyecek gibi... Yıllarca sürecek okullar, hep daha zor olacak. Yaz tatilleri olmasa, hastalıklar olmasa, olaylar olmasa, hep açık kalacak okul. Bizler sıkıntıdan, başarısızlık korkusundan, sınıfta kalma telaşından, tasdikname alma paniğinden teker teker öleceğiz. Merak ediyorum, insan can sıkıntısından ölür mü diye. Pufluyorum, ağzımdan dumanlar çıkıyor. Ölür, bence ölür. Sinema daha fena yapıyor sonuçta. İnsan orada unutuyor her şeyi ama sonra, film bitince, hayat başlıyor; renksiz, ruhsuz, macerasız hayat. "Gene gelelim," diyor oğlanlar. "N'ooolur, haftaya da gelelim." Eyvah, tadını aldı köpekler. "Bakarız," diyorum. Nefret ediyorum bu kelimeden. Bizimkiler ne zaman bakarız deseler -ki o kelime "Dur bakalım" olarak da kullanılır-, umut yoktur. Yani "Umutlanma, unut, kafana takma, tutturma..." Şunlar benim kardeşlerim olsa, hep götürürüm sinemaya. Düzgün filme ama... Bu şakkada şukkadayı görüp ne yapacaklar... İyi film sıkar ama konuludur hiç değilse. Başı sonu bellidir, biraz da uzundur, içine alır seni romanlar gibi. Hemen unutulmaz; bazıları hiç unutulmaz. Love Story mesela... Herkes ağlıyordu sinemada, ben onların ağlamasına ağlamıştım. Öyle bağlanmıştım yani.

"Eve dönünce anlatmayın sakın gördüklerinizi," diyor Yaşar. "Ne diyeceğiz sorarlarsa?" diyor Apo, "Uydurun lan bi' şeyler," diyor Yaşar. Bana düşüyor iş. Onlara hiç görmedikleri, olmayan bir filmi anlatıyorum. "Bir ajan var, çantasının içi silah dolu. Özel bir görevle Doğu Almanya'ya gidiyor. Yanında sarışın bir kız var... Ya da yok, yanında kız mız yok... Ajan yalnız..."



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.