"Gençlik..muhteşem bir zaman kaybıdır."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Nehirdeki melek

Volga Nehri'nin kıyısında birbirinden uzun çam ve kavak ağaçları vardı. Kuzeyden serin bir rüzgar esmeye başladı gece. Kimse pek garip karşılamadı bunu. Balıkçıların yaşadığı, pencereleri süslü kulübeler, uykudaydı su kenarında. Sarhoştu adamlar. Kenarına sürüklendikleri yaşamlarının ortasında bitirmişlerdi gençliklerini. Kadınlar yönetiyordu Rusya'da gündüzleri, ev ve iş hayatını -mafya haricinde; küçük, acıklı arılar gibi. Dünyanın haber almadığı ve dünyadan habersiz hayatların yayıldığı kilometreler, eskiden kalma fakirliğin hüznüne sarılmış rüyalar görüyordu. Derken, bir yıldırım düştü mavi kulübeye. Şimşeklerle aydınlandı gece. Gök gürültüsü yine bir şeyler anlatmaya koyuldu kendi dilinde. Ben gördüm, birisi hiç bağırmadan yaktı kendini. Yağmur başladı; mızrak gibiydi damlalar. Ama sönmedi yangın. Evden nehre uçuşan kağıtlar vardı. Rüzgar darmadağın etti sayfaları. Tam karşısındaydım nehrin. Ve deli gibi koştum nehir boyunca. Kıyıya vurdu bazı kelimeler, toplamaya çalıştım, çantama sokuşturdum o ıslak yazıları. "Bir çocuk şimdi ölüyse, ve ben hâlâ böyle bekliyorsam onu... Dünyanın bütün kış gecelerinde beraber olacağız demektir. Bir opera çıkışında, kar yağışı kılığında koluma girip otelin önünde, bırakılmış sokak kokulu bir berberin resimli aynasından geçeriz. Uzun bir yaz halinde... Sonu hiç bilinmeyen... Hiç bilinmeyen ölüm olur mu? Hani içimizdeki denir ya, o ne kadar dışımızdadır; bir iğreniş mesafesinde... Ama yanımızda... Saklanan bir topallama gibi... Korkunca belli olan bütün zaaflar gibi geçer ölüm. Kahramanımın evi binlerce karanlık parlatır. İncelik, bir bilmeceydi o zamanlar. "Başka" türlü olmak... Aynalardan tanımadığımız... Boşaltılmış bir oda... Birden donmuş bir nehrin iskelet hali... Kahramanım nerede? İçindeki yabancının yaşlanmayan tutkusu ile bir "deniz kenarı şıllıkları ile avunan bira dudaklı oğlanlar kahvesinde" yan masada altı çizilmemiş bir boşluk daha getirir dünyaya. Ortalama anlamlar değil onun bulduğu. Akıntıya inat süren o eğri yaşantıdan... Mektuplarını buldum... Sevdim, özledim. Yaz mevsiminde-yiz. Haziran koyu mavi bugün. Bir ödül tö-renindeyiz; en güzelinde... Kimseler yok. Sahici bir kutlama... Yaşıyoruz işte. Zaten anlatılamaz ki bir hayat... Son hikâyede aşk var. İlk günlerinde, iç içe merceklerin kırıp uzattığı başaşağı bir kız saniyeleri duyup aylara dönerken, onu gören bir adam, gördüğünü bir şiirle karıştırır. Aslında nedir ki, bir şiir bir aşkı kıskanır. Alnı deniz renginde... Martıların delirdiği akşamların, duvarda anlık sergiler yaratan sıkıcı hüznünde bir gölge dolaşır kapılarda. Zillerde onun soyadını arayan... Koyulmuş bir yazdan koparıp da kendini... Sanki herkes nereye gitti? Onlar şimdi hiç olmadıkları kadar geçmişte... Kimi is-temediysen öpmek için, o ölü değil midir biraz... Suyun dibinden seni yakalasa da uzatıp elini... Sen böyle bir "olmayanla" çok kalabalıksan, içki bardağının dibinde... Kıpırdarken... Anlayabilirim, kıvranıp duran kalp damarlarını. Yine de değiştiremem ki... Kimse ötekinin yerine konmaz. Ah, o olmayan... Öpüldüğü boşlukta sonsuza kadar parlayan umutsuz yıldız... Yarısı yok aynanın bir oyunu daha... aşkın metafizik ruhunda yanaşıl-dıkça -sabırsız, deli dolu yaklaşıldıkça- geri giden, kaçmayıp çekilen hayali bir rıhtım vardır. Resimdeki denizde boğulmuş oluşun... sende kalan anıların yağmur biçiminde dudaklarını kesmesi, bulutsuzken gözlerin... Bir tarafında güller, ötekinde bıçak... Karanlıkta kaçışan ışıklar... Rüyalarına konup kalkan yeryüzü meleği... Ölümden önce, kaç defa doğulursa... Ay ne yapıyorsa, işte öyle... Kötürüm bir gecenin çürümüş rahmine dönüyorum. Çizik bir uyuma taklidine doğru... Soğuk yatağımın kutsanmamış boşluklarında kendime kıvrılıp... Ferah ve umutsuz kokumla... Hayat, seni terminal biçiminden, yırtılamayan bir kartpostal haline soksam, izinsiz, kızar mısın? Ben hep birini beklemiştim otobüslerden... Gelmemişti. Ben binip gitmiştim hiç kimseye. Sinemadan çıkmış da, o olmayanı sevip... Kırılmış bir melek olarak, yürümüş caddede. Vitrinler-deki mankenlerin önünden kaçırıp, yokuşa-şağı gençliğini... Karlı bir sahneden geçiyor şimdi. Yazık olmuş... "Ne?" Yazık olmuş. Biletini sokağa atıyor aşkın. O olmayan, olanlardan birine uyduruluyor, pek unutulmazsa... Şarkı sözleri ediniliyor bir yerlerden. Ne vakit biteceği bilinmeyen, o eski filmlerden yüzler... Yürüyor, duramadığı için... Burada şimdi... Aranızda... Onu tanıyorsunuz. O buna hiç inanmıyor. Mutlaka bir otel olmuştur, bitmemiş cepheleri ile. Tam çökecekken restore edilmiş... Güleryüz, restorasyon belirtisidir. Pek bilinmez ama öyledir. Radyolar... İstekler... Hiçbir şey istememiştir... Kahramanım. Sandallar... Balkonlar... Dışarısı iki kişilik bir lunapark... Sırılsıklam... Mühürlü karanlıklarındayım kendi içimin. Koparılmış inceliklerin flu bakışlı, zifte bulanmış yokuş kedisiyken...Bu rüzgarla tepeye varabilirsin. Seremonik bakışlarım var., kostümsüz ayrılıklar için. İleride asfalt bitiyor. Daha önce saptım ben... Bulabilir misin? Herhalde seslenmem gerek, sarısı dökülmüş bir gramofondan... Söylemem gerek inançsız şarkılarımı. Gölgelere, gölgelerden geçmem gerek. Rüyaların buz mavisine; ıslak, dumanlı, öpüşsüz bir ay vaktinde... o evin resmini -yeniden- çizmem gerek. Yolculuğu... Mucize merdivenlerindeki o küçük rastlantıyı... Varışsız/ümitsiz koşuyu anlatabilmem gerek. Heykellerin sırrını... Uyandığımda kolundan korkmayı... Susmaktan susmayı bulmam gerek. Ve bir film, bir hayatı ancak kıskanabilir. Kızarmış bir deftere yarım/yazık olmayan, yeni/umutsuz bir cümle kurabilmek... Dünyanın dönmeyen bir köşesinden... Sokak aralarında... Bizim değil artık o yağmur; dışarıdaki... Kumdandı iskeleler. Hatırlıyorum şimdi, nasıl genç kal(a)madığımı. Kusarken siyah demirlerine suskunluğun... Bir mevsim dolusu kalbim vardı. Alıp gidebilirdin. Kalıp yazabilirdin. Sinemalarım... Yüzüklerim... Anlayabilmem gerek, nasıl olmadığını duaların. Yasak bir karanlığa daldım bilerek. Eğri sıcakların utanmaz kemiği çekiyor ellerimden. Onlar, ortaokul kahramanları idi vasat yanlışlıkların. Pek bilen çıkmaz... Çıkmasın. Otel odaları gibi... Anısız bir misafirlik... Ayrılmazsınız bir otelden... Kaçarsınız. Manzarasını terk eden bakışınız, kalır mı geleceksiz ormanların tuzağında? Bir saati vardır her akşamın. Sorumlu korkularınız kalır, bulvarında unuttuğunuz şehirler boyu süren karşılaşmaların. Sonra bir makas keser içinizden geçeni. Yine de belki yarısı dolmuştur, çocuksu kumbaraların. Kendi mumunu söndüren bir vedalaşma... Mektuplarınız... Gece sınıfları yalnızlık kurslarının... Telin ucunda, "geliyorum" diyen yabancılar var. Beklemeyebilirsiniz anlaşılmayı. Bazen içine çiçekler bıraktığınız sularınız donar. Öldürülmedikçe bir anı, sevebilecek dudaklarınız var mı? Başka isimler takmadan o yabancıya? Önce hiç kimse yoktu. Garajlarda yağmurlu markalar... Gidilebilecek yollardan hiç kimse gelmezdi. Ah, pencere kenarları taşranın... Masal mıydı, yılbaşı mı... Kimse hatırlamıyor. Mektup-suz her yol şakaydı. Mektupsuz her mevsim ölü... Gittiler. Siz neredeydiniz? Oyuncaklarımı öpen ince uzun bebek duruşunuzla... Salıncaktı, ipinden yıldızlara çıkılan, camdan kesilmiş ipeksi bakışınız. Hepsini göremedim ben... Saklamışlar."

Ertesi gün anlaşıldı asıl ne olduğu. Meğerse öyle mutsuzmuş ki kız, tam ölecekken öldürmüş kendini. Korkmamış hiç. İsmini kağıtlardan okudum, resmini yerel bir gazetede gördüm sonradan. Tanja. Balıkçının kızı. Evde yalnızmış o gece. Duyunca babası -ki olay esnasında meyhanedeymiş adam-, mahvolmuş. "Ah," demiş, "ben ölseydim keşke onun yerine..." .



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.