"Odalar içinde saklandığımız adalardır..."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Simsiyah bir otobüste uyumayan, meraklı çocuk

UykumU alamadım. Öyle rüyalar gördüm ki, sanki hep uyanıktım da ben "kurdum" onları. Yaz tatilini geçirmek için İstanbul'a dedeme gidiyorum. İlk defa, tek başıma otobüste. Valizim yapıldı. Günler öncesinden başlayan telaşlı bir hazırlık sonunda nihayet gidiyorum. Biletim hazır. 13 numara. Cam kenarı. Tabii ki şoför arkası değil. İkinci camın tam ortasına denk gelen koltuk. 15 arabası. Otobüslere araba diyorlar. Fırıl fırıl, mavi, yeşil 302'ler. Ben yeşil olsun istiyorum. Onlar daha yeni model. Pazar günü, babam evde. Ailemin nezaretinde kahvaltı ettim. Yemekler kontrol altında - barsaklarım bozulmamalı. Her şey kontrol altında, unutulan bir şey olmamalı. Hataya mahal yok. Dün gece balkonda otururken konuşulan şeyler kelimesi kelimesine tekrarlanıyor. Hep baş sallıyorum, ilk defa duyuyormuş gibi yapıp. Mola verilen yerlerde ne yapmak gerektiği, ne yenecek, neler yenmeyecek, tuvalete gidiş dönüş zamanlaması, gözden kaçırılmaması gereken insanlar, şoförler, muavin, yolcular... Aynı model bir otobüsün farklı istikamete gidebilir olması, maazallah kaybolma ihtimali, Göztepe kavşağında dedemin beni karşılayacak olması... Olağanüstü bir durum, ki bu durumların sayısı sonsuzdur: izlemem gereken yollar, bavulumu unutmamam, cüzdanım, biletim... Gitgide öyle yoğunlaşıyor ki bu tembihler, hani vazgeçip gitmesem herkes daha mutlu ve huzurlu olacak. Zaten dün gece şöyle bir ağzım arandı. Üstelik küçük rüşvetler de teklif edildi. Basket topu, yeni bir bisiklet. Asla vazgeçmedim. Sıkıcı tatil günlerimi İstanbul'da sıkılarak geçirmek istiyordum: Plaja gitmek, sokakta oynamak, yeni kızlar görmek, içlerinden birine muhakkak aşık olmak, dedeme hep ondan bahsetmek, bir ilerleme kaydedemesem de her gün onu seyretmek, yolda rastlamak, balkona çıkışını beklemek istiyorum. Sıkılıyor-muş gibi yapıp içeri girişini görüp üzülmek, sonra tekrar sokakta bir şeye bakıyormuş gibi yapıp aslında beni merak etmesine sevinmek istiyorum.

Annemler her şeyi planladı. Saat kaçta telefon edilecek, ben akşamları en geç kaçta evde olacağım; icap ederse, ki eminim on gün içinde edecek, annem ilk fırsatta gelecek yanıma. Zaten bir ay sonra senelik izni başlıyor babamın, o da arkadan, derken bizim üçlü tamamlanacak. Hiç durmadan ve artan bir hızla tekrarlanıyor tembihler. Son saatlerdeyiz; müthiş gerildi ev. "Nereden çıktı bu İstanbul seyahati?" "Çocuk yalnız gider miymiş"; korkuyorum, ani bir fikir değişikliğiyle hayallerim suya düşebilir. Canım hiç istemediği halde öğle yemeğini yedim. Sandviçim hazır, gece içim ezilirse diye. İlaçlarım hazır, midem bula-nırsa diye. Bir de kazak, sabaha karşı üşürüm diye. Hepsine razıyım. Beni "fazla sevmelerinden" kaynaklanan bu çılgınca ilgiye yeter artık diye bağırıp şansımı kaybedemem. Hı hı diyorum, yeni hayaller kurup. Keşke bu yaz da bir sirk gelse de İstanbul'a ben aralarına katılıp kaçsam, kaybolsam, atlasta görüp özendiğim yabancı ülkelerde dolaşsam, hiçbir yerde sabit kalmayıp hiçbir zaman böyle sıkılmasam... Tuvalet faslı tamam. Kırk beş dakika önceden gidildi garaja. Lastik falan patlar da, kaçırırız otobüsü diye. İhtiyaten erken çıktık evden. Daha bilet bana verilmedi. Babamın gömleğinin göğüs cebinden ucu görünüyor. Arabada arkada oturuyorum. Annemle ikisi önde. Aniden susuldu. Üzülüyorlar. Seviniyorum. Korkuyorlar. Mutluluktan uçuyorum. Ama belli etmemeliyim. "Bu bir görev, maalesef mecburen yerine getireceğim ben de", hissi uyandırıyorum o sessizliğin içinde. Babam muavinle valizimi yerleştiriyor yeşil otobüsün altına. Orada şoförle konuşuyor beni gösterip. Gülümsüyorlar bana bakıp, durmadan başını sallıyor şoför. Otobüsün plakası alındı. Annem akıl defterine yazıyor bu bilgileri. Bekliyorum. Sonra yanıma gelip yanaklarımdan öpüyorlar, "Hadi bakalım", diyor babam, cümlesi yarım kalıyor. Annem güneş gözlüklerini taktı. Ağlıyor demek ki. Dişlerimi sıkıyorum, kalbim güm güm. Biletimi veriyor babam. Üstünde adım yazılı. Biniyorum otobüse. Arkamdan annem geliyor. Yerimi buluyoruz. Benim yanımdaki koltuk boş. O yolcu belki sonradan binecekmiş. Saçlarımdan öpüyor ve çabuk çabuk iniyor. Şimdi ikisi de dışarıdalar. Dudaklarını okuyorum, "Hadi güle güle", "Yaramazlık etme sakın". Hadi artık gitsek! Saat tam üç. Tam istediğim gibi oldu her şey. Evet, şoför bindi, şişman, bıyıklı, komik bir adam. Leblebi yiyor. Göbeğini sıyırıyor direksiyon. Çıkıyoruz garajdan el sallayarak. Herkes birilerine el sallıyor. Ama bitmedi, biliyorum, daha on kilometre takip eder bizimkiler. Sollayıp önüne geçiyorlar otobüsün. Ön camdalar. Babam jet gibi kullanıyor Mercedes'i. En nihayet ileride sağda benzinciye sapıp çıktılar arabadan, müthiş bir rüzgar var, saçları darmadağın. El sallıyorum ve önlerinden geçip gidiyorum. Geride kalıyorlar. Geçmişte kalır gibi. Rahatlıyorum aniden ve sevincimden ağlamaya başlıyorum hıçkıra hıçkıra. Hiçbir şey düşünemez durumdayım. Ağaçlar, tarlalar, köylüler, hayvanlar, koşturan köpekler, küçük küçük bitmemiş evler, dağlara tırmanıyoruz, virajlar, uçurumlar. Tam kenarından geçiyoruz izler
yolun, ucu ucuna, bazen asfalt görünmüyor. Şrak diye bir ses geliyor önden, şoför kaseti sokuyor teybe, açıyor sesi, kemanlar sanki senfoni gibi, derken dümbelekler, parçanın havası değişiyor ve bir adam cırlak bir sesle başlıyor bir şarkıya. Otobüsün gidişiyle çok uyumlu bir biçimde akıyor müzik. Sanki vites değişimleri şarkının bir parçası. Zorlanışları bile benziyor. Hemen uykuya, dalanlar var. Hayret ediyorum, kafalar sallanıyor, ağızlar açık. Yan tarafımdaki koltukta bir anne kız var, kız ufacık, sevimli bir şey, bakıp bakıp sonra ben dönünce kaçırıyor bakışlarını. Gülüyorum, dilini çıkarıyor. Ayaklarını sallıyor. Benimle meşgul ama belli etmiyor. Zaten bu kızlar hep böyle. İlk molayı veriyoruz üç saat sonra. Bir dağ lokantası, berbat bir yer. Yemekler yağlı, tuvalet pis. Şoförlerin masasındayım. Onlar köfte falan yiyorlar soğanlı; ben sadece pilav ve yoğurt. Esas şoför çayını alıp bahçeye çıkıyor. Muavin başlıyor anlatmaya. Meğer bizim kaptan meşhurmuş biraz. Bir keresinde feci bir kaza olmuş, otobüs tı-ra çarpmış, yolcuların çoğu ölmüş, ama o sapasağlam çıkmış arabadan. İşte o günden beri Cellat Mustafa'ymış adı. Hayranlıkla anlatıyor muavin, maceraları bitmek bilmiyor, anons ediliyoruz anlaşılmaz bir sesle. "Sayın yolcular... gelip İstanbul istikametine ... otobüsümüz hareket halindedir... tesisleri iyi yolculuklar diler." Çat diye kapanıyor mikrofon. Ben tam anlamıyorum. Tesisat mı kötü, adam mı öyle konuşuyor. Anne kız koşa koşa yetişti. Demek ki tuvalete gidişi ayarlayamadılar. Diğer yolcular bozuldu bu işe. Sigaralar yandı; leş gibi duman oldu içerisi. Kolonya dolaştırıyor muavin, çok ağır bir kokusu var. İstemiyorum ama tam ifade edemiyorum demek ki, döküyor elime. Arkadan bir adam da elini uzatmış, versene falan diyor, muavin bağırıyor yolcuya, geberdin mi ulan diye. Cellat sırıtıyor. Güneş gözlüğü sanki başkasının-mış gibi duruyor yüzünde.

Gidiyoruz, evden uzaklaştık. Annemleri düşünüyorum, dönmüşlerdir, mahzun mahzun, pek de bir şey konuşmadan. Bendedir akılları. Benim aklım İstanbul'da. Hava kararıyor, yemeğin ağırlığı da çöktü. Uyukluyor yolcular; yine sallanan, düşen, eğrilen kafalar, daha tam uyumadan uyuyormuş gibi yapanlar. Ben de öyleyimdir aslında. Daha tam dalmadan uyuyormuş gibi yaparım, sonra da sahiden uyurum. Taklit ediyorum, sonra da gerçekten öyle oluyorum. Yolda binenler var ama yanıma oturtmuyorlar, sanki herkes tembihli. "Çocuğu gözleyin, bu onun ilk yalnız yolculuğu, aman dikkat..."

Haber vermeden hiçbir yere gitmedim ben. Arka bahçede top oynuyorduk bir keresinde. Göz önündeydim yani. Yaşar bi şut çekti. Top sokağa fırladı. Baktım; tanımadığım oğlanlar var orada, aldılar topu, atın falan diye bağırdık, baktılar biz bahçeden dışarı çıkamıyoruz, vermediler topu, kaçmaya başladılar. Peşlerinden koşamadım; annem balkona çıkar, beni görmez, merak eder diye. Yaşar da korktu tek başına kovalamaya, gitti top, yeni alınmıştı, derisi bile çizilmemişti daha; ama haberli olunca bizimkiler, arkadaşlarla maça, sinemaya falan giderdik, en büyük mutluluğumdu sinema. Hafta sonları iki matinesinde, vurdu-lu kırdılı macera filmleri izlerdik: Charles Bronson, karate ya da komedi. Ben en çok perde açılırken heyecanlanırdım. Bir de gelecek filmler gösterilirken. Daha fragman oynatılırken karar verirdik gelecek hafta gelip gelmemeye. Sonra esas film başlardı. Ara olunca gazoz, frigo; sonra da ikinci film. Çok kesiyorlardı ama, iki film iki saatte bitiyordu. En zevkli yerlerini birleştirip atlaya atlaya ilerliyordu hikaye. Sonra başka filmlerde başka "parçalar". Sinemadan çıkınca etkisi eve dönene kadar devam ederdi. Yolda Charles Bronson gibi yapardık. İtişip mahsustan kavga eder, tabancayı çekip vururduk birbirimizi. Silah sesleri çıkarırdık. Mermi vınlaması ve müzik: dşınn dşınn, tı-dıttıdı, ve kimi sözler: "Geber köpek!" Rolün sonunu getiremez, kahkahalar atmaya başlardık ya da birbirimize saldırırken istemeden canımızı yakardık. O zaman iş ciddiye biner, küsme noktasına kadar gelirdik. Sonra bir şakayla tekrar başlardı her şey. Bu kaçamaklar en büyük mutluluğumuzdu. Maç, sinema ya da olaylardan dolayı okulun tatil edilmesi. Baskınlar, mitingler. Sınıfların boşaltılması, eylemler, lisedekilerin yürüyüşleri, bizim evlere kaçmamız, kar yağışları, ani tatiller. O zaman sanki hayatımıza ara verirdik. Hayat akıp giderken biz başka bir yerde olurduk ama devam ederdi aslında. Bu otobüs gibi. Ama evde yokum ki. Benim hayatım şimdi burası. Ama aslında burada da değilim. Burası bir yer değil. Dışarısı simsiyah bir karanlığa gömüldü. Farlar incecik asfaltı aydınlatıyor. Herkes uykuda. Onlar da başka bir yerdeler. Rüyalar aleminde. Küçücük kasabalardan geçiyoruz. Floresanlı kahveler, dükkanlar, içini hiç bilemediğim, minicik evler, odalar. Aynı firmanın otobüsleri denk gelince se-lamlaşıyorlar. Önce yakıp farları, pıt pıt yapıyorlar, sonra yan yana gelince dikiz aynalarını çarpıştırıyorlar. Eğriliyor ayna ve camdan elini çıkartıp düzeltiyor şoför. Salakça bir şey yani.

Tepemdeki ışığı açıp kitabımı okuyacağım, uykum yok. Hızlı okuyabilmek için cinayet romanı aldım yanıma. Birazdan yine burada olmayacağım demek ki. O trende olacağım. Bir katilin peşindeki yaşlı kadınının peşinde. O insanlar bunlardan başka olacak. Konuşmaları, el hareketleri, kıyafetleri çok başka olacak. Ben de onlarla olacağım. Ve yarın dedemle, sonra plajda, bir kızın peşinde, balkonda, başka bir romanda, iki yüz sayfalık, sıkıcı olmayan, benimkinden daha heyecanlı bir hayatın içinde.

Karanlık bir gecede ilerliyoruz. Haritadaki yerimizi canlandırıyorum gözümde. Haritanın içinde hareket eden beni görüyorum. Çok yalnız ve çok mutlu bir nokta biçiminde. Ve hissediyorum; simsiyah bir otobüste uyumayan, meraklı bir çocuk mutlaka vardır benim gibi. Vardır.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.