"İnsan yazdıklarından korkmaya başlayınca tanır kendini."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Takip

Birazdan kalkacak, gidecek geldiği karanlığa; ondan sonra ben, kalacağım hayal edilmiş hikâyelerin ağırlığıyla. Hesabı istiyorum. Beni fark etmedi. Cam kenarındaki masaya oturup defterine bir şeyler yazdı, o arada bir kahve içti, bir defa falan bakındı şöyle bir etrafına.

İnsan yalnız başına günlerdir yabancı bir şehirde dolaşıyorsa, bazen yorgunluktan, aniden bastıran bir yağmurdan ya da yavaşça ortaya çıkan ve kendini saran hüzünden dolayı amacını yitirebilir. Dokuz gündür Paris'teyim. Kimseyle pek bir şey konuşmadım, küçük ihtiyaçlar haricinde. Otel resepsiyonu, metro görevlisi, garsonlar, bazen yol sorduğum yabancılar, kendi fotoğrafımı çektirdiğim güler yüzlü Japon kızlar... Aslında niyetim buradan kalkıp otele dönmekti. Odada biraz dinlendikten sonra tekrar dışarı çıkmak, kalabalığa karışmak ve ışıklara boğulmak; kışın soğuk ışıklarına... Ama o, kapıdan girer girmez dağıldı düşüncelerim. Yanıma oturmasını istedim; çeksin iskemleyi ve hemen konuşmaya başlasın.

"Geç kaldım, kusura bakma, çok oldu mu sen geleli?"
"Yok canım."
"Yedin mi bir şeyler?"
"Seni bekledim."

Bazen böyle olur. Birine rastlarsınız, sanki tanıyorsunuzdur onu. Yıllardan beri aynı şeylere aynı dikkatle bakmış, aynı filmleri sevmiş, aynı romanları anlatmışsınızdır arkadaşlarınıza. Bir anda onu görünce, "Geldi," dersiniz. Hayatınız boyunca aradığınız insan girmiştir kapıdan ve siz, yaşanacak şeylerin ne olacağını bile bile baştan başlamak zorundasınızdır. Her defasında ezbere bildiğimizi varsaydığımız şeyleri unutur, çektiğimiz acıları, yaşanan saçmalıkları bir sonraki rüyamızda görmez oluruz. Aynı hatayı defalarca yapmak, gençliğin muhteşem yanılgısıdır.

Defterine yazdıklarını öyle merak ediyorum ki... Muhtemelen kimsenin okuyamayacağı cümleler birleşiyor saklı bir defterde. Aklından geçenlerin sahibi olmak için yazaryazan. Olanlar "bitmesin" diye. Kameranın göremeyeceği şeyi, fotoğrafın donduramayacağı anı ele geçirir kelimeler. İnsan asıl, yazdıklarından korkmaya başlayınca tanır kendini. Yaşamadığı hayatları ortaya çıkarır sayfalarda. Yetenek belki de bahanedir; vesile olsun diye sırların ve gerçekleşmemiş olabilirliklerin araştırılması için. Cesarettir esas gereken, yazma cesareti: yaşamadan "yaşama" sınırında.

Bir sigara yaktı, filtresiz kısa Camel. Dışarıya bakıyor, dışarısı Paris. Birisini bekliyor sanki. "Beklemiyor kimseyi. Çıkıp gidecek." Değişik ihtimaller oluşup kayboluyor zihnimde. Bunların peşinden umutsuzluğa kapılıyorum ve sonra da sabırsız bir arzuyla doluyorum.

Zayıf, orta boylu, açık tenli, yüzünde çilleri olan bu kızın bal rengi gözleri var. Süet botlar ayağında, koyu yeşil kadife pantolon ve bordo dik yakalı kazak. Saçlar topuz, ince uzun parmaklar, kalemi yumuşacık tutuyor resim çizer gibi ortasından. Hafifçe dokunuyor deftere: Ne o yazdıkları? Nasıl bir müzik var acaba içinde şu anda duyamadığı?

Boynu ağrıdı galiba; yavaşça dikleşip yuvarlak, minik çenesiyle daireler çiziyor... Gördü beni. Ben. Hiç kimseyim. Bu kafede çok yorgun, mahzun, bıraksalar sabaha kadar şiir okuyacak bir incelikteyim. Gözlerine dalıp gittim. Onun yüzünde onu düşünüyorum. Belli değil kararlarımız. O benim yüzümde yazısını sürdürüyor. Ufak bir gülümseme kaçıyor içinden gözlerimin, ona ulaşıyor ve geri dönüyor büyüyerek bana. Bu saniye, bizim anımız oldu: "N'olur, gitme hemen!"

Defterine dönüyor. Aklına bir şey getirdim, sanki hızlanır gibi oldu. Hızlandıkça güzelleşen cümleler kuruyor. Şu ânı yazsa, ben de yazsam, ve değişsek kağıtları, o zaman anlaşılır aramızdaki uzaklık. Nerelerde dolaşan kimler olduğumuz çıkar ortaya. Aslında çok uzaktır insanlar birbirine; o kadar uzaktır ki herkes, bilseniz o mesafeleri, içiniz donar. Yalnızca dünyada gezip duran, olup biten kısacık gülüşler yaklaştırır insanları birbirine; göz kırpışları gibi yıldızların. O minicik gülümseyişler, aynı yere toplar insanları.

Deminki bakış farklıydı: O, kendi rüyasındayken, benden geçti gözleri. Bir "pardon gülüşü"ydü aramızda kalan. Ve o gülüş benim içimde ısınarak uzarken, onda koparak kırıldı. Sonrasız bir kıpırdama işte. Bir düşünceye yol açmıyorsa, ne anlamı var ki... Hayal gücüyle hatıraların uygun biçimde birleşmesiyle yeni bir hikâyeye dönüşmüyorsa, yaşanmayacak demektir. Aslında hiç olmadı yani. Hatırlanmayacak. Müthiş yalnız hissediyorum kendimi. Sesim kayboldu hayatın içinde. Anlaşılmaz oldum: yalnızlığın korkutan gölgeleri. Şu kafeyi terk etmem lazım, çıkıp gitmeliyim. Hızlanarak unutmalıyım. Başka şeylere kaymalı dikkatim. Yeni bir maceranın peşine takılıp başka saatlere başlamalıyım bu akşam. Sonra gelmeli aklıma; ama acıtmamalı, hafifçe uçuşmalı o soru: Kimdi acaba o kız? Aşk mıydı aramızdan kayıp giden? Rastlantı tanrısının hangi meleğiydi, içime çektiğim o nefesin rüzgarı? Dışarısı kocaman Paris, ben içeride kocaman "içimdeyim", şimdi Paris bu kızın adı, ben rahatsız eden bir yabana bu şehri: Aniden baktı. İskemleye mıhladı beni. "Oradasın hâlâ, öyle mi?" Ateş geçti gözlerinden. "Öfkelendi mi bana?" Müthiş bir utanç şu hissettiğim; bir dahaki fırsatta bir özür borcum var. Ama olmayabilir sonrası. Ne istediğimi bilemiyorum. Bir durum ele geçirdi beni, saçmalık gıdıklıyor aklımı ve küçük uçurumlarına düşüyorum kalbimin. Uygulayabileceğim hiçbir plan yok. İhtimaller bulanıyor; kalkmak, gitmek, bir viski içmek, konuşmak, bütün bunlara gülmek, çok yukarıdan bakıp bir daha gülmek... Hiçbiri. "Şimdi"nin farkına varıyorum. Çırılçıplak bir "şimdi"; çelik bir tel olarak gerilmiş, askıda kalmış, finalini bekleyen bir müzik cümlesi.

Toplamaya başladı masanın üstünü. Kartlar, defter, kalem, sigara, kibrit çantaya süpürüldü. Hesabı verdi, yavaşça geriye itti iskemleyi, kalktı, çantasını omzuna astı ve bütün bu hareketlerin son noktası olarak bir bakış fırlattı bana.

Sarkaç merkezden büyük bir hızla geçtikten sonra ipin gerilimi düştü ve en uca çıktı. Dünya kımıldadı; azıcık, anlaşılmayacak kadar az. "Yaşlandık biz Mösyö Foucault. Sizin işaret ettiğiniz gibi geçiyor zaman." Çok güzelsin sen; boynun, dimdik duruşun, süzülerek yürüyüşün çok güzel. Ciddiyetin baştan çıkarıcı. Sanki birden soruldu bana:

"Beyefendi, geliyor musunuz benimle?"
"Evet hanımefendi, peşinizdeyim."
"Hadi bakalım o halde."

Asıl şimdi başlıyor hissi. Ve hücum eden bir düşünce: "Çok ayıp bu yaptığın, çok ayıp!" Daha önce hiç yapmadım böyle bir şey. Ne münasebet, taciz eder gibi peşine takılırsın o kızın... Kibarca konuşabilirdin, kibarca reddedilirdin, kibarca çıkıp giderdin, kibarca başlamadan biterdi her şey. Biraz ileride sevgilisiyle buluşursa, görürsün gününü. Adam fark ederse seni, sana küçücük bir saçmalık edası atfedip kıkırdarsa; küçük düşme, kendine acıma, pişmanlık duyma, öfkeye kapılma, ani dönüş kararı alma, gelip içme, uykuyu kaçırma, kendine inanamayıp kahkahayı koyverme ve küçük çapta bir sinir krizi geçirme süreçlerini başlatırsa... Zincirleme...

Çok hızlı yürüyor caddenin Seine Nehri tarafından. Ben, mesafenin yarattığı rahatlıkla onu seyrederek hayaller kuruyorum. Serbestçe (kontrollü serbestlik), pervasızca süzüyorum onu. Kılavuzumun peşindeyim. Tatlı bir rahatlama yaşıyorum; sanki aynı filmin müziği değişti içimde. Acıklı bir yalnızlık/yanlışlık olmaktan çıktı her şey, romantik bir komediye dönüştü. Duruma hakimim artık. Küçük, güzel bir anıydı işte, tamam. Şuradan sağa sap, başka bir yola gir; ya da çevir bir taksiyi, bin, yanından geçerken seslen ona, öpücük yolla, el salla, kaybol. Defol.

Kitapları, posterleri karıştırıyor orada. Duruyorum ben de ona bağlı, hareket kabiliyetini kaybetmiş, "duygusal" turist... "Eğer çok rahatsız olduysa, atlasın bir taksiye, o gitsin, bana ne!"

"Git konuş onunla!"
"Ne?"
"Git yanına, merhaba de."

Aşılamayan kriz. Kriz masası emrediyor: "Git ona." Karşıya geçiyorum, şarkı değişiyor tekrar. Uzaklığın yarattığı konfor birden gerilimli bir kalp kıpırtısına dönüşüyor. Yaklaşıyorum. Kitap tezgahlarının önündeyiz. Hani berabermişiz de, sanki birimiz biraz önden yürümüş, arayı açmış ve bunu fark edince durup "eşini" bekliyor, ağırdan alıyor gibi... "Hadi gelsene, takıldın kaldın, sallanma hadi." Degas'nın resim kitabını alıyorum vakit geçirirken. Hafifçe bakıyor ne aldığıma, fark etmemiş gibi yapıp bir yandan da kapağını gösteriyorum ona para üstü alırken. Bir gülümseme daha. Aynı şeyden bahseden, aynı fikirde olan iki insanın "yerinde bir karar" anlamına gelen, o sıcak da denemeyecek, "ılık" tebessümü... Yaklaşıp... "Sizin için," diyorum. "Şaşırmış gibi" yapmıyor. Tatlı bir gülüş; daha sıcak. "Özür dilerim," diyorum.
Yumuşacık bir dinleyiş.
"Size katılabilir miyim, yürüyebilir miyiz?"
"Ben de size bir şey almak istiyorum," diyor bozuk bir Ingilizceyle.
"Lütfen... Hiç... gerek... yok... yani..." Parçalanıyor cümle, kurulamıyor. Onu bekliyorum, saklıyor sanki benden. Ve işte, Modigliani. Bırakıveriyor ellerime kitabı. Son bakışından anlıyorum gideceğini. Anladığımı anlıyor. Dostça bir gülümseyiş, "üzülme sakın" sessizliği... Teşekkür ediyorum içimden, yavaşça yürümeye başlıyor, arkasından bakıyorum uğurlar gibi, ayrılır gibi, uzun zamandır tanıyormuş gibi, bir daha hiç karşılaşmayacağımızı bilmezmiş gibi... Dönüyor bana birden ve sesleniyor: "Mutlu yıllar!" El sallıyorum ona, farlar gözümü alıyor, gürültü, insanlar, nehrin üstüne ışıklar düşmüş...
Yok.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.