"Bir film bazen bir aşkı kıskanır..."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Yazınca...

Derslerin defterleri defter değildi benim için. Onlar yanımda taşıdığım, yazımın çirkinliğinden utandığım "karatahtalardı." Benimle ilgili sayabileceğim ilk defter, ece oldu. O benim akıl defterimdi işte. İçinde unutulmaması gereken notların olduğu, günler, saatler ve konularla -tekrarlarla- dolu, küçücük bir şey. Her sene başka bir renginden -hâlâ ve daima- aldığım, çantamda-ki yeri değişmez olan eceler. Bu alışkanlık bana babamdan geçti. Alacaklar, verecekler, kira, yaş günleri, telefonlar, adresler, hediye ihtimalleri, sınav tarihleri, şifreli ifadeler, yalnız benim anlayabileceğim kısaltmalar, deşifre edilmesi mümkün olmayan cümleler, olaylar, kararlar, okunması gereken kitap listeleri, yılbaşında kartpostal gönderileceklerin isimleri, planlar... Aşk işaretleri! Giderek ben ece'ye sığmaz oldum. Aynı anda daha büyük bir deftere de ihtiyaç duydum. Akıl defterimi de ortalarda bırakmazdım gerçi ama bu ikincisi iyiden iyiye saklanacak şeylerle dolmaya başladı: duygular ve düşünceler. On yedi yaşında Baudelaire ve Marx okuyan bir delikanlı nasıl yaşarsa öyle yazıyordum. Cümleler "gelecekle" ilgili olarak akıyordu. Karşılıksız sevdiğim kızla değiştirilmesi gereken ülke arasında kanlı bıçaklı olmuştum. Her iki alanda da yazılarım öfkeyle sertleştikçe bir tür şiirsellik (?) kazandı.

Sonra bir baktım, ben hangi konuda olursa olsun, "hislenince" şiir yazıyorum. Kendimi tam olarak ifade etmeyi ancak o sayede ba-şarabiliyordum. Üstelik şiir saklanmama da yarıyordu. Kasıtlı anlaşılmazlıklar icat ederken giderek "hayatı ve eserleri" kıvamında bir kendini sevme hali oluştu. Yalnız bir problem vardı: Yazılarımı o tutkuyla, geceler boyunca, parmaklarım acıyana kadar boca ettiğim kelimeleri- bir mevsim sonra iğrenç buluyordum. Bu sebeple bazı defterler çöpe gitti. Bazılarına kıyamadım ama kütüphanemde göremeyeceğim yerlere sıkıştırdım. Kendime karşı da, hayata karşı da acımasızdım. Siyah beyaz bakmanın konforunu yaşıyordum. İyi/kötü, çirkin/harika diye indirgemiştim hayatı ve bu kolaycılık beni hızlandırıyordu.

Benim kafamı romanlar karıştırdı. Galiba herkesin kendine göre haklı olması hali vardı romanlarda ve bu hakikat önüme set çekti. Haliyle yazılarım da azalıp yavaşladı. Her şeyi bilir gibi "içeriden" yazmak yerine, yeniden keşfeden birisi gibi, hem de benden daha yaşlı birisi gibi yazmaya koyuldum. Dolayısıyla şiirlerim ıstırap ve kendine acıma hisleriyle dolu olmaktan çıkıp Roger VVaters'ın şarkı sözlerine benzedi. Zaten o yıllarda Pink Floyd delisiydim. Düzyazılarsa beni kahkahalara boğan ve her satırı acıklı bir komedi olan caanım Oğuz Atay'a... Ben artık bir Oğuz/Roger karakteriydim. Yaşamım pek fazla kontrolümde değildi. Aşk ihtimalleri, ikmal ihtimalleri, devrim ihtimalleri... Günlük yaşamın olaylarıyla gecelik yaşamın hayal mahsulleri arasında mücadele veriyordum. Türkçe olmasına rağmen bazen hiç anlayamadığım şeyler okudum. Aslında biraz bir şey -kendime göre (!)- seziyordum ama bölümün sonunda hiçbir şey kalmıyordu aklımda. Belki de bir tür saygı hissi duyuyordum Hegel'e ve onunla boğuşan -aslında belki de sadece kötü çeviriyle boğuşuyordum- kendime.

Bazı kitapları, haklarında kimseyle konuşamadığım için unuttum. (Unutmak ihanettir diye yazıyordum deftere ama unutuyordum yine de.) Evime gelen kızlar kitaplığıma bakıp "Ay bunların hepsini okudunuz mu," dedikleri zaman yarım ağızla, evet, diyordum. Cümlelerin altını çizmek, yanlarına önem derecelerine göre yıldızlar koymak da işe yaramadı. Ama belki hepsi de benim içimdedir. Beynimin bir yerindedir onlar. O yüzden ne kadar saygı hissiyle felsefe, siyaset, ekonomi okuduysam da daha çok tarih kitaplarını, denemeleri ve dergi yazılarını sevdim. Okuduğum, yollarını gözlediğim dergiler kim olduğumu, nasıl olmak istediğimi daha açık söylüyordu bana. Ama beni asıl, sevdiğim romanlar büyüttü. O yıllarda bir teori-pratik kavgası vardı. Ben bazı arkadaşlarıma göre teorik kısmındaydım hayatın, romanlar pratik sayılmıyordu ya da... Sokakla ev arasında benim hayatım daha ziyade evde masa başında yazarken, kanepede uzanmış okurken şekillendi. "Dışarıya" evde öğrendiğim, yazdığım gibi "baktım". Hayatsa her zaman nasıl bakıyorsam -genellikle- öyleydi. Anlamlar, kahramanlar, kavgalar, kayıplar, hiçlik ve saçmalık, "mutlu sonla" belirsiz haller... Ben zamanı duyana kadar durmadan konuştu içimde: Zamanı duyduğum gün sevmeyi öğrendim: Gençlik bitince sevilir hayat.

Artık istek ve sancıları "bağırmıyordu" yazılarım. Defterler sükunete erdi. Yazılarımı yazdıkça kim olduğumu anlamaya başladım, ne düşündüğüm ortaya çıktı. Memleket meselelerine karşı "mutlu bir umutsuz-lul< hali" hasıl oldu. Umutsuz da olsa mutlu olunca yazma ihtiyacım azaldı. Bu keyifli uyuşukluk bazen bir misafirime eski defterlerimden bölümler okurken -insan âşık olunca eserleri (?) fonksiyonel bir önem kazanır- görünmez hale geliyordu; yeniden gürül gürül yazmak hissine kapılıyordum. Sonra o his azalıyor, vicdan azabı ortaya çıkıyor ve zamanla o da azalıyordu. "Hiç değilse roman olsun" diye yazdığım o sayfalara bakıp çok üzülüyorum. Bazı şeyler/yazılar yarım kalmamalı: "Yarımlar", hayatta olduğu gibi, günü gelince birleşmiyor yazıda. Yazı yarım kalınca acıklı bir gelecek-sizlikte "asılı" kalıyor. Benim bir romanım olabilirdi; şimdi yarısı var, yani hiç yok. Ama yine de o defterlere baktığımda fotoğraf albümüme nazaran daha fazla şey buluyorum dünle ilgili. Fotoğraflardan çok fazlasını anlatıyor yazılar. İçimden gelenler, içimden geçenler, o "anlık" pozlardan, o donmuş gülüşlerden daha konuşkan. Bütün mesele, bir vesileyle devam edebilmek. Yarına kalabilmek için, başkalarıyla hayali köprüler kurabilmek için...

Gezi defterlerim oldu bir de. Şehirleri yazdım, oralardaki beni. Yalnız başıma dolaştığım bulvarları, sokakları, müzeleri, bitpazar-larını, yorgunluktan tükenince bir kafeye oturup yazdım. Hüzünlendikçe, sıkıldıkça daha komik oldu anlatımlar. Havaalanları, uçaklar, heyecanlı hazırlıklar... Bir iç konuşma gibi, bazen nasıl yaşıyorsam öyle, bazen mizahı bir kurtarıcı gibi -beni can sıkıntısının içinden kurtaracak bir kaldıraç gibi- kullanıp doldurdum defterleri. Aynı şey mektuplarda da oluyordu. Telefon yerine bazı ilişkilerde özellikle mektubu tercih etmek... Karşımdaki insana tam olarak ulaşmak için. Giderek şiirselleşen aşk mektupları, giderek derinleşen, "fikri değeri" (?) olan arkadaşlık mektupları... Her zaman bir vesile vardı yazmak için. Mesele, ara vermeden devam etmekti. Zira öyledir bazı şeyler. İnsanın "yaptıkça yapası gelir." Lisan öğrenmek, okumak, sporla uğraşmak, enstrüman çalmak, dans etmek, "faydalı alışkanlıklar tesis etmek", kısa süreler de olsa her gün tekrarlanmak ister. Sonra da yapmadan duramazsınız. Ve tahrikler... Bir yazarın hayatını konu alan filmler, sevdiğiniz bir yazarın romanını ya da iyi bir röportajını okumak, kitapçılar, kırtasiyeciler, vitrindeki o çeşitli kalemler ve galiba en önemlisi, insanın içinden gelen "yeni ve farklı bir şey yapmalıyım: evet evet, yazmalıyım" hissi, sonra kendini yazarken hayal etmesi, gidip kağıtlar, bir defter ya da bir daktilo alması, sokakta yeni verilmiş bir kararla heyecan içinde, hızlı hızlı evine dönerken kafasında parça parça karakterlerin, cümlelerin, resimlerin oluşması ve onları kaybetmeden koruyup, hayal gücüyle çoğaltıp kalbi güm güm atarken oturup yazması. Yazması.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.