"Hayal gücüyle hatıraların uygun bir biçimde birleşmesi aşkı yaratır."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Kalpten Sesler

O, daha ilk gün dikkatimi çekmişti. Zayıf, uzun boylu. Gözleri kocaman. Sesi titrek. Kimseyle pek konuşmuyor. Herkesten uzak, kendi halinde, ödevlerini günü gününe yapıyor. Sınıftaki yeri cam kenarında. Dersi dinlerken ona dalıyorum. Fark etti ama belli etmiyor. Bir bahane bulup konuşmak istiyorum...

Ne demeli?
Durmadan ismini tekrar ediyorum içimden. Fen imtihanında, üçüncü soruyu bilmeme rağmen öğretmenin arkası dönüktü o sırada omzuna dokundum.
"Filiz... Üçüncü soruyu yaptın mı?" Gülümsedi. Küçük bir kağıt çıkarttı defterinin arasından, yazmaya başladı. Allahım, inanamıyorum, bana yardım ediyor.

Çocuklar hissettiler. Öğretmen, arka sıradan birinin kopyasını yakaladı. Bağırmaya başladı sınıfa. Cem'miş yakalanan. Ağlıyor. Sıfır alınca otomatikman eylüle kalacak tabii. Kurtarma sözlüsüne de kalkamaz bu şartlar altında.

O anda Filiz kağıt parçasını silgiye sarıp elime tutuşturdu. Kalbim çarpmaya başladı. Cebime attım. İmtihan kağıdının altındaki boş kısmı, sanki yanlış yazmışım da düzeltiyormuşum gibi, silmeye başladım. Az daha yırtılıyordu.

Sonra gizlice kağıdı cebimden çıkartıp okudum.
"Yalan söyleme, sen o soruyu çözdün, biliyorum."

Daha sonraki günlerde havadan sudan biriki kelime konuştuk, o kadar. Evde anneme durmadan onu anlatıyordum. Pop ve Bravo dergilerindeki fotoğraflara bakıp ona benzeyenlerden bazılarını gösteriyordum evdekilere. En sonunda kime benzediğini buldum. Nivea reklamında, kumsala uzanmış bir sarışın vardı. Başucunda da lacivert bir deniz topu. İşte tam o kızdı Filiz.
Bir gün "beden dersi" boş geçiyordu. Bizim okulun karşısında da motosiklet kiralayan bir adam var. Baktım, Filiz arkadaşlarıyla "mobilet" süren piçleri seyrediyor. Birden bir kuvvet geldi bana, gidip bir turluğuna ben de kiraladım.
Bisiklet sürmesini bilirim; ama motor, ilk... Çalıştırdılar... Bindim. Tam okulun bahçesinin önüne geldiğimde, yavaşça kalkıp, ellerimi de iki yana açıp kızı kendime hayran bırakacağımı umduğum o büyük numarayı yapacağım... Derken motor altımdan uçunca yere yuvarlandım, yüzükoyun kaymaya başladım. Çamur içinde kalmıştım. Kızlar gülüyorlardı halime.
Filiz koşarak yanıma geldi, mendiliyle elimi yüzümü silmeye başladı.
"Çok mu acıyor?"
"Yok... yani biraz."
"Hadi, eczaneye gidelim. Mikrop kapmasın yaralar."
"Bi şey olmaz."
"Yürü, inatçılık etme." Tentürdiyot bastılar kanayan yerlere. Canım çok yandı ama sesimi çıkarmadım. Filiz üfledi.
"Sen bilmiyorsun, niye kiraladın?"
Vardır böyle kızlar. İçinizden geçeni anlarlar hep. Belki de bize öyle geliyordur. Gözüne girmek için ne yapsam sonuçta gülünç oluyordum. Çabaladıkça battım. Benden üstündü. Oğlanlar pervane oluyordu etrafında. Öyledir ya, hani bir tane vardır, herkes onunla ilgilenir.

En sonunda, aramızdan en hırpani, en serseri, en şakacı olan Murat'ı sevdi. İnanamadım. Aslında kıskanç, yalancı, ukala birisiydi o. Habire uydururdu. Yazları yurtdışına gidiyormuş ailesi ile... Havacı olacakmış... Daha bir dolu atmasyon... Sınıfa M5 dergileri getirir, uçakları, silahlan anlatırdı.

Yıl sonunda maskeli balo düzenlendi okulda. Gitmek istemiyordum hiç. Babam maske aldı, ısrar ettiler, ben de mecbur kaldım gitmeye.

Orkestra bir şeyler çalıyor, benim elimde limonatayla kurabiyeler, arada bir de Filiz'e bakıyorum belli etmeden. Benim maskem korkunçtu, lastiği de sıkıyordu. Ruju akmış, ağlayan, yaşlı bir palyaço yüzü... Plastik olduğu için, delikleri de daracıktı, ter bastı... Aslında biliyorlar benim ben olduğumu. Ben de biliyorum onları. Seslerinden tanıyorum, yani belli işte. Dans devam ediyor. Ne diye geldim ki? Onu görebilmek için... Formasız... Benden büyük duruyor. Türkçeci Nihal Hanım dikiliyor tepeme: "Oğlum, sen niye dans etmiyorsun? Kızlar, hadi bakalım, dansa kaldırın kavalyenizi." Benim ağzımda kurabiyeler, "Öğretmenim, lütfen..." Nihal Hanım ısrar ediyor: "Olmaz öyle şey. Bak ne güzel çalıyor abiler. Hepiniz eğlenesiniz diye tertip ettik bugünü." Kızlar kıkırdıyor: "O bizimle dans etmez ki..." "Niye yavrum, ne varmış sizde?" Limonata bardağını masaya bırakıp koşuyorum. Arkamdan bağrışmalar... Sinirimden ağlayacağım neredeyse. Kalabalığı iterek kaçıyorum. Son bir kez dönüp bakıyorum salona, şarkı bitti. Salaklar birbirini alkışlıyorlar. Tuvalete girip mendilimi sırtıma sokmam lazım, yoksa üşütebilirim. Tam o sırada pencereden okulun bahçesindeki Filiz'le Murat'ı görüyorum. Gizleniyorum hemen, sonra uzatıp başımı bakıyorum. Maskelerini değiş tokuş ediyorlar hatıra olarak. O beni sevmiyor, biliyorum... Hiç sevmiyor.

07:20 vapuruyla Kadıköy'den Karaköy'e geçiyordum 1981'de her sabah. Üniversite hazırlığı hayatımın ortasına girmişti. Her şey dışarıda bırakılmıştı: sinema, basketbol, televizyon, arkadaşlar, gezme tozma, boş zaman sıkılmaları, sıkıntının yaratabileceği saçmalıklar... Saatler, başarılı bir sınav neticesinde kazanılması mümkün olan "birinci tercihe" ayarlanmıştı. Müthiş yüksek bir puan almam gerekiyordu matematikfenden. Dolayısıyla sosyal olarak sıfıra yakındım. İstanbul, içinde amacıma yönelik koştururken evden dershaneye, dershaneden eve bir dekordu sadece. Sabahları 06:00'a kurulmuş olan Peter'in korkunç zilini duymadan biriki dakika önce sorumluluğun sancısıyla açıyordum gözlerimi. Sonrası, otomatik hareketler olarak adlandırılabilir. Bu olağanüstü düzen, minicik bir rastlantıyla sarsıldı ama. Karanlık denizin içinde, uyuklayan kalabalığı işlerine götüren yorgun bir vapurda, çay ocağının dibindeki küçük/üç kişilik birli' seli grubun ortasındaki uzun boylu kızla göz göze geldim... Zaman durdu. Birbirimize bakıyorduk. O belki çok başka bir şey düşünüyordu da bende dalmıştı gözleri. Sonra gülümseyerek indirdi başını, ben de hemen kaçırdım bakışlarımı. Kalbim pıt pıt... Sanki haber geldi kalbimden: "Eğer istersen, ben hazırım." Derin bir nefes aldım; başımı kaldırıp bakamıyordum kıza. Bu nasıl bir utançtır yarabbim... Sanki vapurdaki herkes kıza bakabileceğimin farkındaydı ve beni gözetliyorlardı. Cesaretimi topladım, yan yan bakmaya başladım; suçlu bir kaçak gibi... Beni takip eden birisinden korkar gibi... Yan dönmüştü hafifçe ve arkadaşına bir şey fısıldıyordu.

"Benden bahsediyor."
"Ne biliyorsun oğlum?"
"Benden bahsediyor."
"Senden bahsediyor."

İnsan bazen böyle ikiye bölünür. "Gerçek" ve "olmasını istediğim", iki ayrı insanın fikirleridir ve konuşurlar benim içimde. Ben gerçeğin sesini duyarım, ama kabul etmem. Beni heyecanlarım yönetir. Kalbimi cevaplayamadım. Yine pıt pıt çarptı. Kız sanki bana bir soru sormuştu da, kalbim tercüme ediyordu onu. "Pıt pıt, orada mısın?" "Pıt pıt, var mısın?" İçimden bir evet geçti, kararlılıkla baktım ona, kabul etmiştim aşkı. Ama hiç ilgili değildi artık/ birdenbire/ nasıl olabilir bu/ daha biraz önce/ offf... benimle.

Elenmiştim. Sözlüde ses bile çıkaramadan bakıyordum sadece; ama geçememiştim. Güzel kızlar ve o kızların deyişiyle "hoş çocuklar" bu kritik anı tık diye geçerler. Gülümsemeleri ya da özel bir şey yapmaları gerekmez. Onlar alışkındır, ilgilenmezler bile. Hatta bazen şımarıklıktan sanki başka bir şeylerle meşgulmüş gibi yaptıkları bile olur. Onlar torpillidir. Başvurmadan kazandıkları sınavlarla doludur hayatları. Güzel kızlar erkeklere "boş kağıt" da verseler, 10 alırlar. Peki "hoş çocuklar"? O çocukluk ne zaman bitiyor acaba! Başka tarafa bakıyorlar, ben yokum artık onun için. Galiba konuştular aralarında, son bir bakış, "Boşver," denildi. O da boşverdi. Ben bağlandım ama. Gözlerine, saçlarına, dudaklarına, yumuşacık gülüşüne bağlandım. Son olarak bir baktı "Kırılma, ne olur" gibi, gözlerim doldu: "Yapma, bırakma beni..." Gittiler. Vapur yanaştı. İskeleyi bekleyemem, sıkıntı basar... Atladım. Murat pastanesinin yanından koşaradım geçtim. Hiçbir şey düşünemiyordum. Kızın yüzünü hatırlamaya çalıştım. İlk bakışını... Son hali geldi aklıma. Sinirlenir gibi oldum. Hakkım yenmiş gibi... Kalabalıkla itişerek bindim otobüse. "Yarın yine görmeliyim onu," dedim kendi kendime. Yarın o tuhaf sessizliğin içinde rica ederek sormalıyım; rahatsız etmeden, bakışlarımla: "Sahiden hiç şansım yok mu?" Aşık olmuştum. Her sabah uzaktan seyrettim onu. Bana baktığında başımı çevirerek, onu kızdırmadan ona yalvardım sanki. Ona bir isim taktım, onun için bir defter aldım, şiirler yazdım, onunla konuştum, onunla yürüdüm, onunla öpüştüm, ayrıldım, tekrar özür dileyip barıştım, sinemada yan yana filmler seyrettim ve en sonunda, onunla seviştim o defterde.

Bana alışmıştı galiba. Jeton satan çocuklar gibi her gün aynı saatte, aynı yerde, "alsana abla" diye hafif soran/ genellikle yalvaran bir mahzundum. Onunla konuşacak kuvveti kendimde bulamadım. "Merhaba/ günaydın/ nasıl gidiyor okul/ benim adım.../ ya, affedersiniz.../ bu çiçekler sizin/ şu şiirler size/ çok rahatsız ettim, özür dilerim... Ben aslında yokum ki..." diyemedim. İlk hareketin yapılması korkunç bir engeldir. Somut olarak, kararlı bir şekilde, abartmadan, eylem anında fikir değiştirip saçmalamadan, berbat filmlerdeki gibi komikleşmeden ya da kızı korkutmadan yapılması gerekir ilk hareketin. Zorlanmadan, sanki o an karar vermiş gibi, kendiliğinden, tanışıyormuş gibi, bir geçmişiniz varmış gibi ("Var zaten bir geçmişimiz! Biz çoktandır 'o' ve 'ben' olarak 'biz'iz.") bir şey yapılmalıdır. Hep yapanlar zorlanmazlar belki ama biz "yapamayanlar", kıvranırız kızların karşısında. Acıklı bir halimiz vardır. İmkan verilse, çok sevebiliriz ama kapıyı çalıp kaçarız genellikle.

Her şey/ hiçbir şey, o kış 07:20 vapurunda olup bitti. Çok güzel bir kızdı. Sonraki yıllarda bir kere daha rastladım. Elinde T cetveli vardı, mimarlık okuyordu herhalde. Şaşırmıştım ama çok da rahattım. Bir akrabamla karşılaşmış gibi gülümsedim... Baktı bana, tanımadı.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.