"Güleryüz; restorasyon belirtisidir."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Boş zamanlarımda...

Çocukken boş zamanın içinde yaşıyordum ve tabii ki bilmiyordum bunu. Öğlen uykuları haricinde hayatımda hiçbir mecburiyet yoktu. Oyuncaklarım, gerçek olduğuna inandığım masallar, bol fotoğraflı ansiklopediler, hayvanlar alemi, siyah, beyaz, kahverengi Hayat mecmuaları ve balkondan baktığım Türkbey Sokağı, annemin elinden tutup alışverişe çıktığımızda gördüğüm Şişli, Osmanbey, Nişantaşı; Maçka Parkı'ndaki salıncaklar, köpekler ve ağaçlar dünyamdı benim: Dünyam, boş zamanda dönüyordu.

Televizyon İTÜ'den yayın yapmaya başladığında dedemlerdeydik. Radyo ve plaklara alışkındım, onlar çocukluğumun fon müzikleriydi. Arkası Yarın'lar, Yurttan Sesler ve hafif müzik, sevdiğim ezberlerdi halının üstünde küçük arabaları yarıştırırken. Ama işte televizyon bir mucizeydi. Televizyon beni "durdurmuştu". Yaramazlıklarım, durmadan konuşmam, şarkılar söylemem, herkesin kafasını şişirmem, onun siyah beyaz ışığıyla bitiverdi. Akşam daha başlamadan pervaneler olurdu ekranda; dedem ayarları o resme göre yapardı. Daha yayın başlamadan sus pus olurdum. Geçerdim karşısına, beklerdim, haftanın birkaç günü. Televizyon, boş zamanımın içine bir güneş gibi doğmuştu. Fecri Ebcioğlu'nun eğlence programında gördüklerim, o şarkıcılar (Yasemin Kumral), müzisyenler 'Pepino di Capri) falan müthiş eğlenceydi. İlkokulun başlamasıyla -üstelik uzun boylu ve aralık doğumlu olduğum için sene kaybetmeyeyim diye erken gönderildim- zaman elimden alındı. Hüngür hüngür ağlayarak sınıfa sokuldum; Yabancıların arasına bırakıldım. 1B sınıfının kapısında terk edildim. Kardeşim yoktu, yuvaya falan gitmemiştim, arkadaşım da yoktu. Kapıcı Rıfat Efendi'nin oğullarıyla "bizde" oynardık. Beni seven seyircilerin devamlı ilgisiyle şımartılmış bir prenstim o güne kadar. Ama gösteri 1B'de bitti. Zamanımı da başrolü de okul hayatının mecburiyetlerine kaptırmıştım. Geriye sadece pazarlar, bayram günleri, kar ve yaz tatilleri kaldı. Mutluluğum olan boş zaman, birdenbire bana durmadan derslerin, ödevlerin ve imtihanların hatırlatıldığı, can sıkıcı günlere dönüştü. Okul dönüşü defterlerim kontrol ediliyordu, pazarları bütün ödevler, yaz tatillerinde gelecek sene okuyacağım müfredat ve her şey... Artık başlangıçlar heyecan verici yeni bir meşgale değil, başarılması şart olan muhtemel suçluluk hikâyeleriydi. Sosyal bilgiler, fen, hep zorlaşan matematik, sonra da ortaokuldaki yeni dersler. Eski boş zamanım da elimden alınmıştı. Faydalı şeyler yapmak zorundaydım. Mecburi kitaplar, okurken esnemekten gözlerimden yaşlar getiren tarih ve coğrafya, anlayamadığım, hissedemediğim edebiyat... Okulda bunlardan nefret eden hiçbir çocuk tatilde kışın ona zorla tıkıştırılmış bu konulara yaklaş-mazdı. Boş zamanlarımda kan ter içinde, saatlerce toz toprak sahalarda futbol oynadım. Güneş batana kadar, camda annem bütün çağırma, rica, emir ve tehdit işaretlerini yapana kadar... Babam eve gelene kadar. Dışarıya çıkamadığım saatlerde genellikle salonda müzik dolabının basındaydım. Plakları toplar, hepsinden birer parça seçer, onları arka arkaya çalar, hayali radyo programları yapardım. Seat/es'dan bir parça biterken konuşmaya başlardım, öbür plak (Rolling Stones) başlayana kadar "arayı doldururdum": "Sevgili dinleyiciler, şimdi sırayı bir diğer rock grubu alıyor..." Sonra da sanki bütün bunlar gerçekten radyoda oluyormuş gibi inanır, can kulağıyla dinlerdim Mick Jagger'. Bazen sevdiğim parçaları kasede çekerdim; pazar günü bizimkilerle gezmeye çıktığımızda arabada dinleyelim diye.

Aslında hep gitar çalmak istiyordum. Fakat müzik dersinde mecburi enstrüman olan mandolin başarısızlıkla sonuçlandığı için cesaret edemiyordum. Parmaklarım acımıştı, elim terliyordu, mızrap kayıyordu... Olmadı. Fakat dayanamadım, biriktirdiğim harçlıklarla 1979'da "her şeyi satan" bir kitapçıdan
Çekoslovak malı Cremona marka bir gitar aldım. Gitarı gizli gizli çaldığım için -okuluma mani olabilirdi- açık açık ders alamadım. Zaten lisede üniversiteye hazırlık denen o karın ağrısını, o potansiyel vicdan azabını çekmeye başlamıştım. O yüzden plak çalarken ben de "kulaktan", tek telden, dımbır dımbır eşlik ediyordum parçaya. Bazı yerler tutuyordu, o zaman uçuyordum mutluluktan. Yakalayamayınca bekliyordum ki o bildiğim yere tekrar gelsin-şarkı.

Ancak zorunlu boş zamanlarımda hareketsiz kalmışsam, grip olduğumda mesela, kitap okuyordum. Ben dünya klasiklerini maalesef 39 derece ateşle okudum. Hastalığın da etkisiyle romanlar iyice gerçek dışı, abartılı, korkutucu etkiler yapıyordu üzerimde. Zayıf bünyeli olduğum için de antibiyotikleri alıp uykuyla uyanıklık arasında, bir yandan da merak ve hevesle, yutar gibi okuyordum Dostoyevski'yi. İyileşince tekrar dönüyordum top peşinde koşmaya. Sonra bir kızı sevdim, hiç boş zamanım kalmadı: Zaman onunla doldu. Sanki onun görüntüsü, heyecan dolu, hareket eden bir fotoğraftı ve yaşamla benim arama girmişti. Görünmez birisi vardı etrafımda. Kimse bilmiyordu; okulda, evde, sokakta yanımdaydı. Onunla yatıyorduk, yatakta duvarla aramda o vardı. Yürürken arkamdan geliyordu sanki. Hata yaptığım zaman şefkatli bir tebessümle gülümsüyordu bana. O ne istese yapardım: Daha çok ders çalışabilirdim, daha muntazam giyinebilirdim, daha çok gol atardım. Yanımızdaki apartmanın dördüncü katında oturuyorlardı; balkondan bakarken herkese hiç kimseye, ben kısacık bir anda onu süzer, sonra kaçırırdım gözlerimi. İçimden adını söylüyordum, daha güzel görünmeye çalışıyordum. O bize baktığında küfürlü konuşmuyordum. Aslında hiçbir sebep yokken hüzünlü hüzünlü uzaklara bakıyordum: Yaşım daha büyükmüş gibi yapıyordum yani. Saçımı beğenmiyordum, kotumu beğenmiyordum, göbeğimi içeri çekiyordum, filmlerde gördüğüm jönler gibi meşgulmüş, dalgınmış taklidi yapıyordum kendi kendime. Ama kendimden hiç memnun değildim. O güzeldi, öyleydi, parlıyordu balkonda ve ben, Paul McCartney olmak istiyordum. Zaman yoktu, bazı saatler vardı o yıl. Annesiyle apartmandan çıktığı, balkondan içeri meyve getirdiği, okula gittiği dakikalar... Beni fark etmişti ama. Fark etmişti... Ve bir gün akıl almaz bir trafik kazasında öldü: Boş zamanım kederle doldu.

1981'de bir yıl boyunca ilk tercihimi kazanmak için dersaneye gittim. MEF modası vardı o dönemlerde. Sabah 06:00'da kalkıp 07:20 Karaköy vapuruna binerdim, dershaneden sonra 15:00'te evde masamın başında olurdum, gece 23:00'e kadar matematik ve fizik çalışırdım. O yıl hiç boş zamanım olmadı. Yalnız bir defasında Atlantik Sinema-sı'na gittim; La Boom filminde Sophie Mar-ceau'yu seyredebilmek için. "Reality" şarkısıyla kulağında walkman'le dans ederken onun yanında olduğumu hayal ettim. Ona sarıldığımı, onu kokladığımı, onu öptüğümü... Bütün hayalim, Suadiye'de, Bağdat Caddesi'nde ona benzeyen bir kıza rastlamak ve hemen oracıkta ona âşık olmaktı. Ama söz vermiştim aileme, İTÜ Makine'yi tutturacaktım. Celal dedemin kontrolünde müthiş bir tempoyla, beynimi patlatırcasına, her gün test çözdüm... Ve oldu. Üniversite sınavında sorulan görünce sinirlerim bozuldu, gülmeye başladım. Sanki bir gece önce rüyamda görmüştüm hepsini. Tıkır tıkır çözdüm. Üzerimdeki baskı kalktı. Herkes mutlu oldu. Bana siyah bir Bond çanta -üzerinde özel kilidi vardı-, pötikareli kahverengi tonlarında bir ceket -mühendis ceketiydi-, kalemler, T cetveli, hesap makinesi -fx 620-, pergel takımı alındı. Ve tabii ki anlı İTÜ rozeti...

Üniversitedeki boş zaman, insanın aslında kim olmak istiyorsa onu olabilmesi için son fırsattır. Ben bu fırsattan mühendis olmama yönünde faydalandım. Boş zaman, bana gerçekte kim olmak istemediğimi fısıldadı. Asıl o zaman okundu lisede hocaların sevdi-remedikleri kıymetli dersler. Edebiyat, tarih, felsefe, politika bilimi, sanatın öyküsü... Arkadaşlar, sevgililer, rastlantılar... Dört yıl sonra konservatuvara başladığımda, zaman kontrolümdeydi artık: Yani sevdiğim her şey hayatımdaydı. Can sıkıntısı, bir daha dönmemek üzere çekip gitti hayatımdan. Aklım erdikçe, emekli olan insanların uzun bir sessizlikte yaşadıklarını görmek, heyecanlarını, maceralarını kaybetmelerine şahit olmak korkutmaya başlamıştı beni. Artık hiçbir şeye şaşırmayan, o, zamana yenik düşmüş ihtiyarlara rastladıkça "Aman," diyordum kendime, "oğlum, sakın durma." "Yahu ne lüzumu var, gitmeyelim, almayalım, görmeyelim, yapmayalım," diye biten cümleler hep tüylerimi diken diken etti bu yüzden. O zamanlar, karakterin kişinin kaderi olduğunu bilmiyordum. Inanamıyordum insanların neden boş zamanlarında doğru düzgün şeyler yapamadığına. Yalnız kalamayanlar, tatillerde saçmalayanlar, zaaflarının kurbanı olanlar... Boş zaman onlara yeni mutsuzluklar doğuruyordu. Ve sonradan fark ettim, bir nevi çalışma hali vardı ki, insan o meşguliyet esnasında "kendinde olamıyor", "kendini duymuyor", ve kasıtlı sağırlık geçirdiği o dönemde, mutsuzluğuna susturucu takıyordu. Yaşım ilerledikçe, profesyonel (?) hayatta böyle başarı hastaları tanıdım: sonsuz yarışın her fırsatta ve daima başarmak isteyen, hınçlı koşucuları. Halbuki ancak kendinden kaçan bu kadar hızlı ve böyle durmadan koşar.

Boş zaman: içinde kendime baktığım aynası hayatımın... Ve ben orada onda sessizce kaybolan bir geçmişi ve gülümseyerek, küçük ışıklarla yaklaşan şu yeni yılı görüyorum.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.