"Gençlik..muhteşem bir zaman kaybıdır."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Perspective Dergisi

Perspective: İTÜ Makine’den son sınıfta ayrılıp hayallerinize attığınız ilk adımla başlayalım, belki biraz klişe olacak ama...

Celal Kadri Kınoğlu: Benim için devrim. Bu yüzden o klişeye doymuyorum, onu savunuyorum. Hayatımda gurur duyduğum ilk hareket o benim. Sizin için iyi kararlar alan bir aileden geliyorsanız, sizin kendinize özgü o ilk çıkışının çok gecikebilir, ya da benim için, gecikebilirdi o yıllarda. Şimdiyse acaba neye yeteneği var diye çocuklarını kurs kurs gezdiriyor aileler. Benim gençliğimde bir çocuğun başarılı olması demek, doktor ya da mühendis olması demekti. Ama ben her zaman tiyatroyu istedim. Oyunculuk demiyorum, öyle deyince biraz karışıyor, dizisi var sineması var ama ben hep tiyatronun hayaliyle yaşadım. Evet, o perde her akşam açılacak ve sen canını vereceksin orada, yazarın ruhuyla birleşecek ve seyirciye geçecek bu ruh. Bu benim alanım, buydu benim hastalığım, aşkım ve işte bu yüzdendir ki İTÜ Makine’yi son sınıfın sonunda bıraktım.

P: Peki, böyle bir aşk varken, neden son sınıfa kadar beklediniz?

C.K.K: Öncelikle cesaretimi toplamam gerekti. Okulda da amatör olarak tiyatro yapıyorduk zaten ama şu da var, iyi bir okulu kazanınca başlarda pötikare ceketler, pergeller, cetvellerle insanı çelen bir yanı da var; mühendis oluyor oğlumuz ritüelleriyle geçiyor yıllar. Ancak sonrasında staj yaptığımda, fabrikada mühendislerin nasıl çalıştıklarını gördüğümde, durumlarını anladığımda, bir mühendisin dünyası ne olacak, fark ettiğimde yok dedim ben bundan çok sıkılırım. Benim hayatımın pusulası can sıkıntısıdır; canımı sıkan şeylerin yerini dolduracakları çok doğru buldum bugüne kadar, beni o baskı yönetti. Canın sıkılıyorsa sanat yap zaten! Daha büyük bir eğlence var mı ruhuna? Çok ciddi iştir sanat.

P: Türkiye’de tiyatro deyince, toplumun bakış açısıyla ilişkilendirerek, neler düşünüyorsunuz? Artıları ve eksileriyle, ülkemizde tiyatro şu an ne durumda?

C.K.K: Türkiye’de tiyatro daima hareket halindedir ama kesin olarak merkezden koptuğu iki dönem var: ilki sinemanın hayatımıza; diğeri ise televizyonun insanların evine girişi. Bunların yanında son dönemlerdeki internet kırılması da yeni bir dönem sayılabilir. Artık bırak televizyonu, gönlünün istediği her neyse internette var denmesi. Eğitimle ilgili bir meseledir sanatlarla ilgilenmek. Halbuki bizim amacımız insanların daha iyisine layık olduğunu bilip onlara en iyi oyunu götürmektir. Ancak en iyi oyun bile birikimle, görgüyle, kültürle bir ihtiyaç haline dönüşmemişse, biz o kapıyı yine çalarız ama o kapı açılmayabilir. Çünkü o kapının ardında yaşayanlar televizyonun sesini sonuna kadar açmış olabilirler...

P: Peki, her şeyi bir kenara çekip tiyatroya baş koyduğunuzda hiç kaygı duymadınız mı?

C.K.K: Hayır asla. Bakınız, bir zamanlar, 1990-1993 yılları arasında, tam anlamıyla savaş ortamınında, Türkiye haritasını açtığınızda insanların bakmaya bile korktukları bir noktada her gece tiyatro yaptım ben ve o insanların hayatlarında tiyatronun - özellikle de öyle bir dönemde – ne anlama geldiğini bildim, gördüm. Şehirde sadece tiyatroların ışıkları yanardı o dönem... İnsanların en büyük eğlenceleri, en büyük umutları tiyatroydu.
Tiyatro bir fikirdir Türkiye’nin kafasında. Canlı bir şey görmek bambaşkadır, sinema sana gezegenler savaşını gösteriyor ama kapıdan çıkınca filmi unutuyorsun. Halbuki sokakta bir çocuk bir kızı öptüğünde, bir adam bir kadına tokat attığında senin yanında, kanın donar. Biz o işi yapıyoruz işte. Çok ama çok küçük bir şey yapıyoruz. Tiyatronun gücü de burdan gelir. Yoksa gezegeni Brad Pitt yine kurtarsın. (gülüyor)

P: Bir röportajınızda ‘sanatta esas olan masumiyetin gücüdür’demişsiniz. Tiyatroyu ele alırsak, sizce nedir tiyatrocuyu tiyatrocu yapan bu masumiyet?

C.K.K: Masumiyet salaklık değil. Bütün o rüşvet-sevgi ikilemini çözdüğü zaman bir çocuk; çarkın öpüşlerle, fiyatlarla, dedelerle, torunlarla, hediyelerle döndüğünü anladığında, oradakine ben artık masumiyet demiyorum. Benim aradığım şey şiirdeki saflık gibi. Bir şey hakkında gerçekten ve tüm kalbinle doğru bir kelimeye, bir anlama, bir bakışa ulaşmak gibi. Jodie Foster’ın bir filmi vardı Contact diye, bir gezegene gönderiyorlar karakteri ve merkezden orada neler gördüğünü soruyorlar. Jodie Foster da bu o kadar güzel bir şey ki, buraya ya bir şair ya bir aziz göndermeliydiniz diyor. İşte bir şairin modern anlamda sancısı da budur: doğru kelimeye ulaşma çabası.

P: Tiyatronun yanında, esasında sanatın tümüne duyulan bir tutku var arka planda. Hayatınıza müzik de girmiş sonrasında. Müziğin hikayesi nedir?

C.K.K: İkisinini de seviyorsun ama ikisini birden yapamıyorsun, birisi biraz daha arka planda bekliyor gününü. Benim hayatımdaki arzulardan birisi müzikti, özel olarak cazdı, daha da özel olarak saksafon çalmaktı. Haydi bir orkestra kuralım, beraber çalalım ederim derken döndüm dolaştım eski İTÜ’lü arkadaşlarıma geldim. Gerçi oyuncu arkadaşları da denedim ama olmuyor, geliyorum diyor adam ama uyuyor. (gülüyor) 9 kişiyiz şu an ve bu dokuz kişi her hafta “makine” gibi çalışabiliyor.

P: Türkiye’de birçok kişi sizi Tatlı Hayat’taki İrfan rolü ile tanıdı, sevdi. Bir tiyatrocu olarak günümüz dizi sektörüyle ilgili düşünceleriniz nelerdir?

C.K.K: İşte yokum içinde, bu ilk düşüncem. Olmamaya çok gayret ediyorum, ne güzeldir ki artık hayır demek de kolaylaşıyor çünkü gittikçe seyredilmesi, katlanılması çok zor olacak zırva, uzun ve amaçsız işler televizyona hakim olmaya başlıyor. Bu dünyanın parçası olduğumu hiçbir zaman hissetmedim. Ama o zamanlar Tatlı Hayat’ı çekerken işler çok farklıydı; birincisi çok iyi bir yazar kadrosu ile çalışıyorduk. O kadar zeki, matematiğe izin veren, aktörlüğe izin veren bir senaryo vardı elimizde. Karşımızda da Haluk vardı, Çolpan Hanım vardı, onların haricinde de bütün bunları anlamaya ve yapmaya çalışan dünya tatlısı Türkan Şoray vardı. Hep beraber büyük bir şevkle çalıştık.

P: Dizilerden ayrı olarak, ülkemizdeki sinema hakkında neler dersiniz?

C.K.K: Çok bilmiyorum ama görüyorum ki son zamanlarda çok sayıda iyi film çekilmeye başlandı. Nuri Bilge’nin başarısıyla başlayan ve cesaret alan yeni bir sinema; Türk insanını anlamaya çalışan ve bunu başaran yepyeni bir sinema var. Buna rağmen tiyatro yazarı yetiştirmekte eksik kaldığımızı belirtmeden geçemiyorum, maalesef. Çok yetenekli dolu aktörümüz, yönetmenimiz var ama gençlerin çıkması, gelmesi gerekiyor. Karşılaştığım yeni yazılarda en çok ilgilendiklerim bizi yazan, bizim meselemizi anlamaya, insanımızı anlatmaya çalışan hikayeler oluyor. Lütfen tiyatroya. Keşke Galatasaray Üniversitesi’nin bir dramatik yazarlık bölümü olsa keşke. Geçmişinde bu kadar yazar kazandırmış bir camianın gelecekte de böyle bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

P: Sizi şahsen iki defa Benerci ile sahnede izleme fırsatı buldum. ‘Nazım her oyuncu için bir şanstır’ demişsiniz, şiir ve tiyatronun arasındaki bağ ile oyuncuya kattıkları nelerdir?

C.K.K: Biz oyuncular oynadığımız oyunu yaşayarak oynuyorsak, içimizde inşa ettiğimiz oyun bir yazarın değil de bir şairin kaleminden çıkmışsa şayet, o durumda daha geniş bir perspektif vaat eder. Yani siz kafanızı Shakespeare’a açtığınızda, yani onun yazdığı her şeyi bulmak için sahnede olduğunuzda... İşte büyük oyunculuk budur. Seyirci izlediği zaman yazarı unutmalı,o adam onu orada kendi uydurdu zannetmeli. Ve siz örneğin Nazım’ı sahnede yaşayacaksanız, işte bu büyük şanstır. Marcel Proust, çok büyük şanstır ve Shakespeare tabii ki. Bilinç akışının malzemesi zengin yazarlar, bizim için büyük şanstır.

P: Küçüklüğümde dinlediğim bir tiyatrocu, ‘sizlerin yaşındayken her mesleğe sahip olmak isterdim, ben de hepsini yapabilmek için tiyatrocu oldum’ demişti; sizce de tiyatro insanın tüm hayallerini sahneye koyabildiği bir alan mı?

C.K.K: Bende tiyatro sevdası basit can sıkıntısından oluştu aslında. Evimde çok canım sıkılıyordu, beni arada tiyatroya götürüyorlardı ve orada ben “Bunların yaşadığı hayatsa benimki ne?” diyordum. Çünkü ben sahnedeki hayatı, bir çocuğun gözüyle sanki gerçek yaşammış gibi algılıyordum. İşte öyle aşık oldum. Sahnedeki o olağanüstü güzelliğe, heyecana, hiçbir şeyin aptalca uzamayıp sıkıcı olmamasına bayıldım; yeteneklerin yarattığı dünyayı ben hayat zannettim. O yetenek Nisa Serezli idi, Dormen Tiyatrosu’ydu, o yazarlar kim bilir kimlerdi...

P: Ama o yaşta sizi bu kadar tiyatroya götüren ailenizin de payı büyük o zaman...

C.K.K: Tabii ki, kendi felaketlerini kendileri hazırladılar. (gülüyor) Benim annemle babam evlendikleri günün akşamı, 1964 senesi 10 Mart, nikah dairesinden çıkıp Dormen Tiyatrosu’na gitmişler. Hangi oyuna gittiklerini de öğrenemedik, onlar da hatırlamıyorlar, Haldun Dormen’den öğreneceğim bir ara ama aklımda.

P: Günümüzde bu mesleğe gönül veren gençler artık ilk adımı televizyonla atmak peşindeler. Gençlerin bu eğilimini ve tiyatroya ilgisini nasıl görüyorsunuz?

C.K.K:  Çok başka yerden gelenler var... Bir evin güzel bir kızı varsa, annesi de onu ajansa götürmüşse, kızcağız da eğitimsizse, manken olmak, şarkıcı olmak, meşhur olmak, var olmak -bu bir sınıfsal çaresizlik aslında- ve hayatının kurtulması için‘o çocuğun televizyonda görülmesi’ bir çare olarak görünüyor ama eğitime ve gerçek bir mesleğe değer veren bir aileden geliyorsa, bu sefer televizyon onun içindur bakalım önce bir tiyatro eğitimi al da sonra belki yaparsın anlamı kazanıyor.  Çünkü eğitim bir tür vicdan yaratıyor. Bir şeyi gerçekten olmak için, adam akıllı eğitimini almak lazım canım diyen bir teyze beliriyor. O zaman bu çocuk -konservatuarların sayısı zaten sınırlı- belki kazanıyor belki kazanamıyor.Çarelere, benim bir İngiliz arkadaşım var onun dediği gibi Mickey Mouse üniversiteler yetişiyor. Özel üniversitelerin özel tiyatro okulları. O Mickey Mouse okullarda da çok düzgün hocalar var. Nasıl o amcayı Çapa Tıp’tan getirtiyorsa veya Boğaziç’nin tarih bolümünden Ethem Erdem’i getirtiyorsa, oyunculukta da çok bomba oyunculardan birkaçını bünyesinde barındırıyor. Ondan sonra çocuktan büyük paralar alıyor. Çocuk iyi öğrenciyse zaten yakalamaya çalışıyor. Bir de, burada iyi bir liseyi bitiriyor çocuk: Alman, Galatasaray, Saint Joseph belki, sonrasında oyunculuk eğitimi için Almanya veya Fransa’ya gidiyor. Oraya tiyatro okumak hevesiyle gidiyor ve orada dramatik çatışma iyice büyüyor.  Müthiş oyunlar görüyorlar. İnşallah biz de bekliyoruz cennet vatanımızdan giden bu yavrular yönetmen olarak dönsünler diye. Sanatımızda biraz akıl eksik. Yazar yönetmen eksikse bu ne demek? Akıl eksik demek. İstedikleri kadar çok tiyatro yapamadıklarında, tiyatrodan para kazanamadıklarında televizyona yöneliyorlar.

Çok başka yerine gelenleri birleştiren şey, mesleklerini yapabilme arzuları.  Birisinin meşhur olup, hayatını kurtarmak, diğerinin de sadece oyunculuğunu yapmak tabi ki. Ama o eğitimsiz olanlar parayı kazandıklarında, acıklı bir şekilde sadece spor araba almayı hayal ederken, o eğitimli olanlar para kazandıklarında, kendilerine bir tiyatro açmayı hayal edebiliyorlar. Herkesin misyonu başka. Herkesin hikayesi değişik yazılıyor. Fakat biz istiyoruz ki o alttan gelenler, eğitimsiz olanlar tırnak içinde, o şöhrete kavuştuklarında dönüp kendilerine bir eğitim almak için bir hassasiyet göstersinler. Bu laf onlara gitsin isterim. Yoksa öbür insanlar, onlar zaten biliyorlar. Hem bir şeyler yapmak lazım bu ülke için, Türkiye için. O şeylerden en yüceleri sanatın ve bilimin şemsiyesi altında toplanabilir. O beyninin bir tarafında bu borcu hissediyor fakat Ferrari’yle yaklaşan popstar o vicdana pek de sahip olmayabilir. İşte bahsettiğim masumiyet konusuna ikinci turda gelmiş oluyoruz.  Saf, cahil, çok masum bir evlattı. Ben onu masum kelimesiyle karşılamayacağım. Gerçek bir eğitimin, zarafetin ve inceliğin kattığı masumiyete daha büyük bir anlam yüklüyorum.

P: Bugünlerde gerek aile gerek toplum baskısı yüzünden, sizin bir zamanlar yaptığınız gibi okulu bırakıp hayallere atılmak birçok genç için olasılıksız görünebiliyor. Peki siz ne düşünüyorsunuz?

C.K.K:Ben buna ilişkin üçüncü yolu buldum. Bugün bana birisi geldiğinde hocam Boğaziçi Psikoloji’de okuyorum dördüncü sınıftayım bırakıyım da oyuncu olayım dediğinde, dur diyorum. Durdur o Marmaray’ı, denizin altında biraz bekle. Mezun ol. O okulu bitir. O diplomayı duvarına as, kıymetli bir diplomadan bahsediyorsak elbette. O işi seviyorsan zaten yap, güzel güzel para kazan. Kendine mutlaka boş zaman ayır ve ayırdığın boş zamanlarda, sen ve senin gibi manyaklarla, senin arkadaşlarınla, o seven yaralı kalplerle beraber, orkestra kuruyorsan kur,  tiyatro grubu kuruyorsan kur, film çekiyorsan çek. Senin bu güzel diplomadan dolayı para problemin yok. Yoksa Boğaziçi’ni son sınıfta bırakıp, bugün bir konservatuara girip mezun olduğunda seni bekleyen yine Flash TV demeyeyim ama onun bir beden üstündeki bir gazinodur.  Biz daha başka bir seviye bekliyoruz. Orada tanıyacağın insanların genel olarak,  entelektüel seviyesinden yararlanarak ve onların kendi aralarında yapacakları bir tiyatro mesela. Bir tiyatro ki Yiğit Sertdemir de aynısını İTÜ’den arkadaşlarıyla yaptı. Bu büyük okullardan düzgün zekalar birleşince ortaya başka bir şey de çıkarabiliyorlar. Tiyatro okulları şu anda ne kadar iyi oyunculuk eğitimi verirse versin bugün Türkiye’nin büyük okullarını kazanabilmiş çocukların, zeka ve çalışma alışkanlıklarını dengeleyecek kadar yoğun ve entelektüel bir arka plan veremiyorlar öğrencilere. Bu kazık okulları başarmayı bilenlerde o irade var. Tiyatroyu seviyorsa bütün oyunları okumuş olma, Antik Yunan’dan günümüze gelişimini açıklama eğilimlerini görüyoruz. Zır cahilim ama olsun yetenekliyim, dinlemeyecek misiniz beni? diyen bir adamla, bir yere kadar gidiyorsun ama oradaki yetenek gazinoya doğru gidiyor. Biz gayet seviyeli bir tiyatro istiyorsak,  ben bugün üniversitelerden mezun olan insanların, severek zaman ayırdığında ve hakkını verdiklerinde çok enteresan yeni şeyler yapacağına inanıyorum. Türk Tiyatrosu’nda bu da sizin göreviniz olsun.

P: Ülkemizin son zamanlarında, Gezi’yle gördük ki aslında gençlerin çoğunun pek de belli etmedikleri bir dünya görüşü varmış. Az önceki soruyu da hatırlayarak, içimizdekileri haykırmak için ille de bu denli bir dış güç gerekli mi sizce?

C.K.K:Biz tiyatroda buna şöyle diyoruz: karakter kendini olay esnasında anlar. Karakterin o ana kadar hiç de öyle özellikleri görülmemektedir. Hiç o cümleleri kurmamaktadır. Hiç o taraklarda bezi yoktur. Hem siyasetten hem güçlenmeden hem ahlakçı bir şövalyelikten bahsediyorum. Bunlar hiç yokken başına bir şeyler gelir ve ikinci perdede bambaşka bir insana dönüşür. O bambaşka insan da onun içinde vardır tabii ki ama daha önceki korunaklı hayat hikayesinde, ailesinin yanında, güzel okullarda ortaya çıkmamıştır. Böyle toplumsal bir dalganın ve devrimci durumların içinde, karakter “Vay usta! Bende neler varmış, demek ki ne büyük cümleler, ne büyük misyonlarım varmış. Ne muazzam bir şeymiş.” diye kendini yeniden tanır ve tanımlar. Onlarca yıl bu çocuklar bilgisayar başında, dünyadan haberleri yok; kalpsiz mi bunlar, ilgisiz mi, sevgisiz mi, hissiz mi diye herkes içinden geçirdi. Benim merak ettiğim, o genç grup, o ana kadar kendi içinden bunu geçirmiş miydi? Yoksa onlar da gizli gizli şiir okuyarak, onlarda gizli gizli felsefeye merak sararak, onlar da Obama seçildiğinde bir şey hissederek mi yaşıyorlardı? Onların Gezi’den önceki haliyet-i ruhiyelerini açık yüreklilikle yazabilmeleri lazım. Ben bir oyuncu olarak o metnin bana gelmesini bekliyorum ki yöneteyim. O çocuk bir hikayenin içinden geldi ve kendini orada buldu. Ondan sonra ona ne oldu?

Biz şunu biliyoruz: yeni bir dil oluşmadan, bu yeni dil eski dili hayattan kovmadan o yeni dil konuşulmuş olmuyor. Tüm kelimeler, tüm kavramlar tarihte kanıtlandığı gibi -bakınız Nietche, bakınız Foucault-anlam değiştirerek tarihin içinde, farklı yerlerde farklı anlamlara gelerek var oldu. Saygı kelimesi de böyledir, şövalyelik de böyledir. Birçok şeyin anlamı yıllar içinde değişmiştir. Bu kadar büyük bir aralıkta olmasa da Gezi’den sonra Türk siyasetindeki kelimeler, anlamlar ve ifadeler nasıl değişti?
Şimdi iyi aile çocukları siyasete heves ettiler. Bir heves doğdu. Tamda dramatik, uygun ortamlar.Siyasetin zevkli olabileceği bir Orta Doğu macerasında yaşıyoruz. Siyasetin çok anlamlı olacağı bir Türkiye’de yaşıyoruz ve vatan hizmet bekliyor. Bazen bir şeyin pek de tadı olmadığı zamanlardır. O birazcık da rastlantıdır. Kimisinin hayatına tam denk gelir; oh elimde bir gitar vardı, taş gibi rock yapılıyordu dersin, tam sen gitarı eline aldığında disco müziği yapılırsa, tarihsel olarak talihsiz bir karşılaşmadır bu. Bence durum yeniden, bir genç için bir sürü şeyi yeniden düşünmek ve sıfırdan kurmak için çok iyi. İyi müzik, iyi tiyatro yazarlığı, iyi siyaset… Gerçekten bazı insanların oh be diyebileceği bir parti, oh be diyebileceği bir gazete, oh be diyebileceği yazarlar için tam zamanı. Yani neyi seviyorsan, hayatını ona vermenin tam zamanı.

P: Seslendirme de yapıyorsunuz. Sormak ve öğrenmek istiyorum, sizce ülkemizde seslendirmeye bakış nedir? Çünkü bence hak ettiği ilgiyi görmeyen bir sanat dalı seslendirme...

C.K.K: Normalde çok ince bir iş. İyisini yaptığında veya iyisini dinlediğinde onu anlıyorsun. Bizim seyircimiz artisti bilir. Yani bu filmi kim yazdı, bu filmi kim yönetti, ışığını, kostümünü, dekorunu kim yaptı? Ortada bir dramaturji varsa bun kim yaptı? Veya bir film diyelim, kimler seslendirdi, ben şu Mickey fareye gülüyorum da kim bunu konuşan? Ben şu Al Pacino’ya hayranım ama kim bunu konuşan? Hatta bunu Tom Cruise’dan daha iyi yapan kim? Çünkü bir seslendirmeci, oyuncuyu aşmak zorundadır. Sungun Babacan, Tom Cruise’u yüz kere aştı. Tom Cruise o kadar oynamıyor. Onu yapan Sungun Babacan’dır. Bir sürü karakteri Çetin Tekindor konuşmuştur fi tarihinde. Oynadığı, konuştuğu adamları aşan bir aktördür. Müşfik Kenter, Alf diye bir kukla konuşmuştu zamanında.Siz bir şey yaparken, acaba millet bunun neresine takılıyor diye çok da kendinizi, daha bir şey yaşamadan düş kırıklığına uğratmayın. Bu işi en başta, kendi ruhunun icabına bakmak için yapıyorsun. Bunu yapmayı içinden bir şey istiyor, yapmazsan olmaz. Sevgili anne, baba, akrabalar, cennet vatanımız sonra gelsin. Sen bir şey yapmadan duramıyorsan, yap gitsin! Kurtul ondan, yaşa onu. Eğer hastası olursan, ben bunu yapmadan duramıyorum dersen, zaten sırf onu yaparsın. Gençlik demek herhalde insanın bazı şeyleri aklından çıkarması demektir. Bütün merak ettiğin yerli yersiz, karanlık, kutsal ya da korkunç, ne merakın varsa, yaşa gitsin. Aşklar yaşamaktır gençlik; sadece kızlarla, oğlanlarla değil, konularla, kelimelerle, kavramlarla.

P: Celal Kadri Kınoğlu’nu yarın tiyatroda, sahnede göreceğiz tahmin ediyorum. Bunun haricinde gelecek adına neler var aklınızda?

C.K.K:  50 yaşındayım daha. Süper bir keleğe gelmezsem, daha su içinde kırk yıl var. Yıldız Kenter şuan 84 yaşında nerdeyse. Biz ondan öğrendik. Sona doğru zorlarım yani. Elimde kılıçlarla, pelerinlerle üç perde yardıramam ama oralarda beni bir görürsünüz. Hamlet olamadık, hayalet oluruz o zaman.Ama olurum, bundan daha güzel bir hayat bilmiyorum, onu yaşarım ve yaşadıkça oynarım. Tiyatroda sıradakilerden birisi Oscar Wilde diğeri de Aslan Yürekli Richard, Tarık Ali’nin Çöl Fırtınaları oyunundan. Selaattin Eyyubi ile karşılıklı Haçlı meselesi. Çok büyük bir iş olabilir. Şakir Gürzuman yönetecek. Aslan Evrensel’in yazıp yönettiği Oscar Wilde’da ise hayatının son yıllarında, Paris’te bir otel odasında, bir kızla olan karşılıklı konuşması işlenecek. Daha çok bir portre oyunu. Oscar Wilde çok sevdiğim bir yazar. Onun dehasını bizim seyircimizin, onun oyunlarından değil de kendisi üzerinden duymasını istediğim bir proje. Saçları da uzattık. Bunlar provasını yaptığım işler. Bunların dışında müzik yapmaya ve kitap okumaya devam edeceğim. Yazılarım, dergilerde ve gazetelerde her an olabilir. Yine gezmek tozmak. Dünyada sevdiğim şehirleri, köyleri, kasabaları görmek ve her yerde kendim olmak, o ritüeli sürdürmek. O bildiğim ritüeli sürdürmeye çok bayılıyorum. Hayatım bence benim mutluluğum. Saat kaç olursa olsun ben bildiğim gibi yaşıyorum. İnsanın burada mesleği adına sevdiği bir iş bulması en büyük marifet. O zaman hayatım dediğin şey, işim dediğin şey kadar güzel oluyor. Sonrasında dengeli bir dünya görüşün varsa, mantıklı bir adamsan ve ilişkilerinde seni çuvallatacak ekstra komplekslerin yoksa hayat iyi geçiyor. Hayat sen içini doldur diye sunuldu. Bundan güzel armağan mı var? Yaşa gitsin! En güzel şekilde yaşa. Kendi mutluluğunu kendin zehirleme. Acaba şey mi derler, şey mi olur, yapsam mı, yapmasam mı? Deli misin? Yapmadan ve yaşamadan gideni, üç nokta...

P: Son olarak GSÜ öğrencileri için eklemek istedikleriniz var mı?

C.K.K:  GSÜ’ye özgü olarak, o camiayi çok methederler. Onlarda birbirlerini çok severler ve birbirlerini korurlar. Ben takım olarak tabii Galatasaraylıyım. Galatasaray’ın bir sürü mezunu hakikaten -bizim de ağabeylerimiz sayılırlar - çok eskiden, Osmanlı’nın sonundan Cumhuriyet’i kuran o güzel amcalar var. Devamında bütün o akıllı fikirli, biraz şımarık, şakacı ve çok yetenekli tipler. Onlardan bir sürü bekliyoruz, hem tiyatroya hem Türkiye’ye. Meydanda olsunlar ama.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.