"Zamanı duyduğum gün..sevmeyi öğrendim."
Celal Kadri Kınoğlu  
 Celal Kadri Kınoğlu Kişisel Web Sitesi
28/6/2017, Çarşamba

Minerva Dergi

Yirmibirinci yüzyılın gittikçe hızlanan ve evrenselleşen yaşamında, bütün zorluğuna rağmen sanatçılığı en doğru şekilde icra eden yegane insanlardan biri olan Celal Kadri Kınoğlu ile yeryüzündeki imzası yüzyıllarca unutulmayacak Charlie Chaplin'i ve filmlerini konuştuk.

Güneşin tüm kuvvetiyle kış mevsiminin izlerini silmeye çalıştığı bir günde, buluşma saatimize henüz oldukça vakit varken bir kitapçının rafları önünde karşılaştık Celal Bey ile. Bu tesadüf benim için büyük bir mutluluk olan sohbetimizin büyüsünü artırıp, heyecanımı tetiklemişti. O gün güneş gökyüzüne nasıl hakimse sohbetimize de Celal Bey'in gözlerindeki gülümseyiş hakimdi. Geride kalan dakikaların tatlı bir bilinmezlikle akıp giden ruhunu, birazdan okuyacağınız söyleşinin kelimeleri sizlere fısıldayacaktır. Kimi anların somut güzelliklerini ise yazının içerisine serpiştirilmiş halde bulacaksınız. Keyif almanız dileğiyle, iyi okumalar.   

Her birey kendi geçmişine ve birikimine dayanarak izlediği filmlere, okuduğu kitaplara, dinlediği müziklere farklı farklı anlamlarla bağlanır. Siz yaşam tecrübenizle Charlie Chaplin'i nasıl görüyorsunuz ve onunla nasıl tanıştınız?
Charlie Chaplin'e ilk çocukluğumda rastladım. Hatta onun Charlie Chaplin olduğunu bilmeden ben Şarlo'yu seyrettiğimi zannettim hep. Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri değildir, aslında bana çok komik gelmezdi. Sessiz sinema bana çok komik ve hoş gelmiyor, nedense. Fakat oyunculuk mesleğini icra etmeye başladıktan sonra Charlie Chaplin'in ne kadar (yüksek bir vurguyla) zor bir şey başardığını anladım. Yine de bütün o zorluğuna ve bende yarattığı bütün derin saygı duygusuna rağmen Charlie Chaplin ve Şarlo estetiği benim tercihim olmamıştır. Enteresandır, bir şeyleri çocukluğumuzda çok güçlü sevdiğimizde bu bizi yanıltmıyor. Bu bizi estetik zevkin bir haritasında bir yere yerleştiriyor ve bundan sonra bir sonraki kapı  genellikle o kulvar üzerinden açılıyor. Sanki insanın dünya görüşünün şekillenmesi gibi... Bu rastlantılar bizi bir yöne yerleştiriyor. Benim yönüm Charlie Chaplin'le hiç birleşmedi. Zafer Algöz gibi Bülent Emin Yarar gibi Charlie Chaplin'i çok seven oyuncu arkadaşlarım var,  bunlar çok iyi oyunculardır. Ben onun dünya görüşünün izlerini çok severek algılayabiliyorum. O dünya görüşüyle ilişkili bir şekilde ortaya çıkardığı acı-komik yapıyı kalbimle anlıyorum. (gülümseyerek) Ama ben seviyorum Şarlo'yu diyemiyorum hala. Elbette, sevmesek de ya da çok sevmesek de  her zaman doğru ölçmeyi bilmek gerekir. Aynı şey sizleri siyasette bekleyecek, bir şeyin değerli olması başka şey sevmememiz başka şey. Değerlere hassasiyet şarttır.

Bazen gerçekten de özellikle benim gibi henüz tecrübesiz biri için,  doğru ile gerçek arasındaki ince çizgiyi farkettiğinizde bir şaşkınlık yaşıyorsunuz. Umarım zamanla bu şaşkınlığı atabiliriz üstümüzden.

Charlie Chaplin'in yaşamında; aile hayatında, gençliğinde, beyaz perdede kendini gösterdikten sonra yetişkinliğinde oldukça fazla kötü anının etkili olduğunu biliyoruz. Tüm bu kötü anılara rağmen onun komedi gibi zor biri türün fazlasıyla hakkını verebildiğini de görüyoruz. Bir oyuncu olarak yaşamın ağırlığını ve kötü anılarını bir kenara bırakarak sahneye çıkmak nasıl bir duygudur?

(gururla)O bizim göstermeye çalıştığımız cesaret zaten. Bizler oyuncu olduğumuzda kendi yaşamımızın hem o günkü hem geçmişteki bütün gerçeklerini aşabilecek ya da yeri geldiğinde onları büyük bir yürekle kanayan kalbi gösterir gibi ortaya çıkartacak bir cesaret göstermemiz beklenir. Oyunculuk sadece yetenek problemi değildir. Oyunculuk, insanın kendi kalbindeki bütün hakikatleri ve geçmişinde kendisine tekrarlamaya bile utandığı veya  korktuğu bütün o karanlık tarafları büyük bir cesaretle seyircinin önünde ortaya çıkartma cesaretidir. Bunu göze almaktır (!) Bize garip bir heyecan veren şey o. Seyirci, sinemada oyuncuyu seyrederken kendi kalbindeki o karanlık korkunç tarafları görebilir. Daha sonra o karanlıkta çıkar sinemadan ve kendi kendine "Allahım ben bunu unutmalıyım. Orada benden bir şey gördüm. Bunu kimseye anlatamam. Kendime yalan söylemeye devam etmeliyim" der. Biz de içimizde olan ya da çok da olmayan, bir parça bile olsa korkunç ve nefret edilesi bir şeyi tamamen savunarak, inanarak içtenlikle oynamak zorundayız. Bizim mesleğimizin şanı budur aslında. Bu acı bir gününde çıktı insanları güldürdü düşüncesinden çok daha derin bir şey. Ayrıca iyi de geliyor. Hayatı unutturuyor bizim mesleğimiz. Kendimizi uzun süre mutsuz edeceğimize sahneye çıkınca bir bakıyoruz ki mutlu olmuşuz, sevinmişiz, unutmuşuz. (gülümseyerek) İnsan ruhunun bir garipliğidir oyunculuk.

Bahsettiğiniz acı-komik tanımlamadan yola çıkarak sormak istiyorum;
Say yayınlarının yayımladığı Schopenhauer'ın Üniversiteler ve Felsefe adlı kitabında şöyle bir bölüm hatırlıyorum:
"Hepimiz için en doğru kararı verecek olan gelecek kuşakların mahkemesidir."
Charlie Chaplin'in kimi filmlerine bakacak olursak, mesela 1940 yılı yapımı Büyük Diktatör , 1840'ların sonundaki Amerikalı altın avcılarını anlatan 1925 yılında çektiği Altına Hücum, Modern Zamanlar, Göçmen, Yumurcak... o bu filmlerin hepsinde yaşadığı dönemin sorunlarını anlatmak için bir Don Kişot rolünü üstlenmiş, insanlara kendi doğrusunu göstermeye çalışmıştır. Sizce Chaplin yirminci yüzyılın vahşi günlerini, yaşadığı dönemin insanlarına ve bize ne kadar anlatabilmiştir? Biz bugün onun eserlerini doğru takdir edebiliyor muyuz?

Sanat eserlerinin sorumluluğu tanıklık ettiği ve anlatmaya kalktığı olayla ilgili yeni gerçekler ortaya çıkartmaktır. Bir sanat eseri, bir sanatçı bunu başarabilmelidir. Hangi konuyla ilgileniyor olursa olsun genel olarak kapitalizmle ilgileniyor olabilir, özel olarak bir kadınla ilgileniyor olabilir, bir eşcinselle ilgileniyor olabilir, inanan birisinin varoluş kriziyle ilgileniyor olabilir, karı-kocadır, sevgilidir konular çeşit çeşit olabilir; ve bu dramatik olur, komik olur, epik olur  ya da grotesk olur çok başka tarzlarda da ele alınabilir ama sanatçı ilgilendiği konuyla ilgili yeni bir gerçek  bulmaya çalışır. Birincisi kendi dünya görüşü çerçevesinde o gördüğü yeri doğru tutmaya çalışır ama bunu aşması gerekir, yeni bir şey söyleyebilmelidir. O yeni şey insanlık için eski olabilir ama o eseri seyreden insanlarda yaratacağı farkındalık bakımından bunu unutulmaz olmak ölçüsünde başarmalıdır. İşte belki Charlie Chaplin'in başarısı bu, unutulmaz olabilmek. Haneke'in, İnarritu'nun, Nuri Bilge, Fatih Akın'ın filmlerinde gördüğümüz gibi...  (gülümseyerek)sinemacılar, romancılar, şairler şanslılar. (iç çekerek) Biz unutuluşun yasasına boyun eğeriz tiyatroda. Kimin nasıl oynadığını kendimiz bile unutuyoruz. Ben 1985'de Kapıların Dışında oyununda ki o adamı nasıl oynadığımı hatırlamıyorum, bana inanın. Beni seyredenler de otuz sene önceki rollerimi hatırlamıyorlar. Nazım Hikmet, Orhan Veli, Ben Ruhi Bey Nasılım, Caligula... oynadığım rollerde ne yaptığımı neye eğilimli olduğumu hatırlıyorum fakat her gece çok umulmadık birdenbire şeyler olur. Siz o yaptığınız şeyin o gece tam olarak sahibi bile değilsinizdir. O anda öyle bir bakmışsınızdır, bağırmışsınızdır, dinlemişsinizdir ki, seyirci, zamanın ekspresleri gibi bir trende kendi  yaşamındaki bir yerlere doğru son hızla gider  ve yaşamıyla ilgili bir şey bulur, yaşamında bir değişim oluşur. Sonra beni unutur. Önemli değil, (gülerek) bizim aradan çekilebilmemiz gerekiyor. Bence bizim unutulmaz olmamız değil, yarattığımız şeyin yaşamaya devam etmesi gerekir. Erkan Oğur gitar çalarken yok olur, biz müzikle bir yere gideriz. (gülerek) onun gibi... (mutlu bir tonda) Tabi ki Beethoven'ın bana ne yaptığını hep hatırlayacağım ve Beethoven hep orada duruyor ama benim ki biraz hüzünlü bir sanat. (gülümseyerek) ben aslında yokum ki!
Etki bu oluyor gerçekten. İnsan, yüzyıllardır kendisini anlamlandırmaya çalışırken sürekli konuşma yolunu kullandı. "Ben kimim? Neden dünyadayım? Dünyadaki amacım nedir?" sorularını, gerek diyolog gerek monologlarla doğruyu bulmaya çalışırken bir araç olarak seçti. Charlie Chaplin, filmlerinde konuşmalara yer vermemek için ve sessiz filmi terketmemek için uzun süre direnmiş gibi görünüyor. Onu anlatan filmlerde ve kitaplarda, oyunculuğun konuşmadan da yapılabileceğine ve müziğin, canlandırılan anın duygusunu seyirciye doğru bir şekilde aktarabileceğine inandığından bahsedilir. Bugün yaşadığımız dünyayı konuşarak anlamlandırabildiğimizi söylemek çok mümkün değil sizce hayatın akışındaki ritmi ve müziği yakalayarak dünyayı anlamak mümkün olabilir mi?
(düşünceli bir sessizliğin ardından) Sessizlik çok şiddetli bir konuşmadır aslında. Sessizlik bize çok şey söyleyebilir, onun değeri özellikle bilgili görgülü insanlar için çok fazladır. Sessizliğin yarattığı saygı, felsefi derinlik, düşüncenin devam etmesi ve belli bir çatışmayla belli duyguların harekete geçmesi bunlar yaşamda var olan şeyler. Genellikle konuşarak sessizliğin içindeki şiiri yok eder insanlar. O yüzden biz oyunculuk bölümünde ilk iki sınıfta mutlaka sessiz egzersizler veririz. Duygu çalışmalarıdır bunlar. Hoşlanmak, gıpta, kıskançlık, öfke, duygusal dönüşümler, sürpriz, bir koku bütün bu tepkileri ve öğrencinin kelimeleri kullanmadan gerçeği yaratmak zorunda olduğunu öğretiriz. Sessizliğin kıymetini, biz biliyoruz. Bazı büyük yazarlar da çok değişik sessizlikler kullanırlar oyunlarında. Harold Pinter'ın beş-altı çeşit ayrı notu vardır; dururlar, susarlar, ölümcül sessizlik, uzayan sessizlik gibi, bunların hepsi içinde dediğiniz gibi bir müzikal yapı barındırır. Beckett'de de hatırlıyorum bunu.

Evet, tabi ki. Modern de çok fazla vardır. Çok çene çalan bir mizaç vardı, giderek daha az konuşmaya başladı ve çok azaldı kelimeler. Anlamlar arttı, daha gerekli ve minimal cümleler kuruyorlar bugün modern dramatik oyun yazarlarının kahramanları. (sitemle ve kızarak) Ama bizim tiyatro edebiyatımız çok çenebazdır. Malesef, bizim yazarlarımız -o dizilerden bahsetmiyorum bile- boş konuşmalarla dolu yıllar geçiriyorlar. Hiç bir yere varmayan ve hiçbir anlamı olmayan aptalca duygu sömürülerini insanların saatlerce seyretmesi çok büyük bir hainlik, istismar. İnsanların zayıf oldukları taraflarıyla oynayarak kazanılmış haram paralar. Bizim tiyatromuzda (anıların mutluluğuyla) Müşfik Kenter texti alırdı ve yarısını atardı. Yine aynı oyun kalırdır geriye (gülüşmeler). Boş konuşmuşlar... Üstelik o kadar çok konuşulunca seyirci sizi konuşan bir şey olarak izliyor halbuki sizin yaşayan bir gerçek olmanız lazım. O yüzden Williams "hayata sadık kalın" der. Bence hayatta her şey yerli yerinde. Tabi ki farklı kültürler farklı konuşkanlıklar sergiliyor. İskandinav edebiyatından güneye doğru indikçe çeneler açılıyor.
Türk dizilerinden örnek vermek gerekirse, çocuk oyuncuların rollerini hep onların yaşlarından büyük sözcüklerle dolduruyorlar gerçekten.  
Çok bilmiş çocuğun güzel satabileceğini düşünüyor. Çocuğu olduğundan büyük göstermek Avrupada da vardır . Küçük yaşlarda oğlan çocuklarına smokin, ceket, pantolon giydirmek; kız çocuğunu bir tür gelin veya prenses gibi giydirmek...  Büyük büyük konuşan çocuklar, bunu zaten günlük yaşamda da anlayıp ben böyle yaparsam beni daha çok sevecekler, bana o hayal ettiğim oyuncakları alacaklar diye büyüklerin hayalini gerçekleştiriyorlar. O yüzden, mesela çok yetenekli öğrenciler geliyor oyunculuk eğitimi için bize ama çoğu çok yalancı oluyor. Çünkü kendi yeteneğini bir yalancılıkla satmaya ve  istediği alkışı böyle elde etmeye alışmış. Aşınmış karakterler ortaya çıkıyor. Gerçekten dürüst bir sessizlikle kendi kişiliğini savunan değil, "mış" gibi yapan, ne isteniyorsa onu vermeye çalışan bir ahlak servisi var sanki öğretilen. Böyle olursa yükselirim, böyle olursam beni severler... Feci yalancılar yaratıyor ne yazık ki aileler. Yetenekli insanların bu kadar yalancı oluşunu ben anlayamıyorum.
Çocuk yetiştirmede ne kadar büyük hatalar yapıldığına dair fazlaca psikoloji kitabı var. Okurken, küçücük davranışların çocuğun yaşamında ne kadar büyük sorunlar yaratabileceğini gördüğümüzde ve bununla beraber gözlemleyebildiğimiz ailelerin bilinçsizliğini farkettiğimizde çok şaşırıyoruz.

Çünkü boş konuşuyorlar ve bu boş konuşmalardan sonra çocuk, "bunlar bir yalanla yaşıyor bunlar gerçek ya da değerinde kullanılan kelimeler değil" diyor. Bir plaj hayal edin bir tane Türk çocuğunu çağırıyor deniz kenarından ve diyor ki "Merve gel buraya kızım, bak çok güneş var. Başına güneş geçecek. Sırtına krem süreyim. Kasket takalım, Merve, Merve, Merve..." gelmiyor kız. Bir terbiye verilmemiş. Öbür tarafta bir tane Alman diyor ki çocuğuna "Petra gel buraya" çocuk geliyor, krem sürüyor, şapka takıyor ve gidiyor. Niye boş konuşuyor bu bizimki! (gülüşmeler). Niçin gerçek değeri yok ya da dediği şeyler niçin yaşamıyla temsil edilmiyor. Yaşamımızla kanıtlayamadığımız hayat ne kadar konuşursak konuşalım boş bir yalandır.
Newyork'ta Bir Kral filminde dahi bir çocuk rolü vardı. O dönem Charlie Chaplin'e yöneltilen kömünizm suçlamaları gibi filmdeki dahi çocuk da komünizmle suçlanıyordu. Ben filmi izlerken Charlie Chaplin'in bu çocuğun vasıtasıyla kendisine yöneltilen suçlamalara karşı doğrularını savunduğunu hissetmiştim. Nitekim Monsenieur Verdoux filminin sonunda da çok çarpıcı bir şekilde kendi doğrusunu savunan bir karakter vardı karşımızda. Sizce doğrunun değeri nedir?
Bence ihtiyacımız olan şey doğruluk. Hangi dünya görüşünde olursak olalım, ahlak problemini çözmek zorundayız. Bizler şu ya da bu görüşe bağlı olabiliriz, üstelik bu görüşlerimiz zamanla yerinden oynayıp biraz değişir de, Fransızların dediği gibi "yalnız aptallar fikir değiştirmez". Doğruluk, kendimize olan inancımız ve düşüncemize kendimizi adamamızla ilgili çok önemli bir tutkudur. Doğruyu söyleme cesareti... (düşünceli bir sessizlik) Amerikalıları hatırlıyorum, bahsettiğiniz zamanlarda gerçekten düşman yaratmaya bayılan bir Hollywood ülkesidir. Uzaylılar olsun, herhangi bir mikrop olsun, komünistler olsun, şimdi bütün müslümanlar olsun,  bir  düşman bulduğunda ortaya çıkan elit ve popülist söylem kendi yeni bilgisini ve hakikatini yaratır. O yaratılmış olan hakikat insanlara aktör olur ve insanlar kendi akıllarıyla düşünmeden o propagandayı "hayatın gerçeği" olarak benimseyerek birer sözcüsüne dönüşür. Bütün üst yapılarda böyle bir radyo tiyatrosu sahneleniyor. İnsanlar söyledikleri cümlelerin kendi gerçek düşünceleri olmadığını bilemiyorlar bile. Bu iktidar denen şeydir. Üstelik bir tek yerdeki iktidar ve arkasındaki dört tane cingöz adam değil, bir sürü çeşit iktidarın oluşturduğu bir iklimdir. İdeoloji dediğimiz şeyin sözcüsü haline gelmiş bir genç bir baba, bir kız ya da bir toplum görevlisi devlet görevlisi... Söylediğim cümleler gerçekte ne kadar benim kendi aklımla düşünerek kısmen emin olduğum gerçekler veya ne kadarı şu yıllarda yaşadığım için bu cümleleri kuruyorum ya da burada olduğum için bu kızı seviyorum gibi ezbere konuştuğum gerçekler, bunu anlayabilmek için uyanık olmak gerekiyor. İçine doğduğumuz iklimi entellektüel olarak da siyasi olarak da deşifre edebilmeliyiz, çözebilmeyiz yoksa 2016 Mart'ında bunlar konuşuluyordu derler biz de o sözü  tekrar etmiş oluruz. O zaman çok fazla modaya bağlı kalmış oluruz ve popüler olan söylemlerin parçaları haline geliriz. İşte bunlar yerinden oynuyorlar, komünizm Amerika'da  çok büyük bir düşmanlık ve korkunç bir kelimeyken giderek etkisi düştükçe ve zararsız oldukça "çok hayalperesttiler canım" gibi bir yere doğru çekildi. Daha sonra "Ya, nerde, keşke olsa ama mümkün değil" gibi bir kılık değiştirdi (gülüşmeler) "Zaten onlar inanılmaz idealist, romantik ve ahlaklı adamlardı canım" düşüncesine döndü. Şimdi son tercüme ne bilmiyorum. Dünyada da  komünizmle ilgili bazı toplantılar yapılıyor  ve ideal anlamda insanların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği  başka bir bağlamda kullanılarak bir poster çalınıyor, farklı bir dünyanın içinde aynı kelimelerle karşınıza çıkıyor. Hemen hemen aynı lafları söylüyolar başka bir dünya görüşüyle. Çok zor bunların halka anlatılış aşamaları, çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü bu anlatımda filozoflar var, entellektüeller var, aydınlar var; medya kanalları, gazeteler, yazarlar var; iktidarlar var, hukuk var (gülerek) ya da yok ! (bir önem vurgusuyla)ve de yalancılar var! Karikatürler var "mış" gibi yapanlar var. Ben bize baktığımda Türkiye'nin dürüstçe ayıklanabileceğini görmüyorum. Bir kere çok çabuk kılık değiştiriyorlar. Rus piyeslerinde Gogol'ün kahramanlarında vardır bu, hemen fikir değiştirir, kostüm değiştirir, sakalını keser, başka bir şapkayı takar gibi... Bu karikatür çok hızlı ve yine söylüyorum "çok yetenekli", çok yalancı ve marifetli. Bu çocuğun terbiye edilmesi şart (gülüşmeler). Terbiye ederken de her türlü kelimenin altının oyulmasından kaçınmak gerekir. Demokrasinin altı oyularak, kalabalık bunu istiyor dedikleri zaman çok yazık diyorum. Kaçan bir gerçek varsa kalabalıkların istediği iktidar ne derece yok edebilir diğer etkenleri. Bir büyük sözleşmeye ihtiyaç var. Gerçekten şovalyeler gibi dürüst, parlak, akıllı, aydınlanmış yeni insan için düşünmek gerekiyor Türkiye'de. Bu evlerde ve okullarda çocuklarla başlayacak olan yeni bir ahlaktır. (gülerek) Umarım toplum mühendisliğine eğilimli değilimdir ama bir nebze gerektiriyor. Bir hesap ölçme, değerlendirme, malzeme bilgisi, bir şey yapmak gerekiyor yoksa çok yazık olacak böyle.
Wilhelm Reich, kitaplarında "Nasıl mutlu olunur?" sorusunun cevabını vermeye çalışırken anne karnındaki bebeğin psikolojisiyle inşa etmeye başlar mutlu insanı ve mutlu toplumu. Belki de bu derecede bir toplum mühendisliğine ihtiyaç vardır. Bence, kesinlikle, toplum mühendisliğine eğiliminiz varsa yanlış bir yönelim değil bu.

Bilmiyorum, aklıma kendi düşüncelerim geldiğinde fazla mı elitist düşünüyorum ben diye soruyorum. Kesinlikle, doğru olan ve evrensel anlamda geçerli olan bilgilere karşı çok borçluyuz. İnsanlar onları buldular, savundular, işkence gördüler, öldüler; insan haklarının geçmişi var, işçilerin, köylülerin, kadın haklarının geçmişi var. Sınıfsal olarak da pozisyon olarak da katı bir şekilde ezilmiş, incitilmiş, ağlatılmış insanların kazandıkları zaferlere karşı bir sorumluluğumuz var. Sadece son kavgayı vermek değil kazanılmış olanları da elimizin altında bulundurmamız gerekecek. İnsanın mutluluğu için ve kendisine yakışan hayatı yaşayabileceği dünyada bulunabilmesi için, sanırım bitmeyecek devrimcilerin görevi (gülüşmeler).
Sizinle Charlie Chaplin üzerine söyleyişi yapacağımız belli olduğunda arkadaşım Eren, Şarlo karakterinin elinde bastonuyla, başında şapkasıyla, yürüyüşüyle, hareketleriyle karikatürize edilmesinin buyurgun devletlerin başarısı olduğu yönünde bir tespitte bulunmuştu. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Buyurgan devlet yapılarında ve otoriter devlet yapılarında komedinin çok enteresan biçimlerde ortaya çıktığını biliyoruz. Mizahın karikatür olsun, tiyatro olsun, roman olsun bir yığın örneği var. Roma imparatorluğundaki yazarlardan beri baskıda komedi unsuru güçlenmeye başlıyor, değişik yapılarda ve biçimlerde kendini gösteriyor. Fakat Charlie Chaplin'e bakıldığında insanların hangi derinlikte ne gördükleri tamamen o insanların hayatlarındaki gelişimle ve dünya görüşüyle ilgili bir şey. Biz oyunculukta bir takım kavramları katlı yapılarından dolayı milföy diye anlatırız, bir modern dansı seyrettiğimizde söz yok sadece müzik ve bir takım hareketler var fakat bir şeyler anlatıyor. Hatırlıyorum, yıllar evvel Nederland Dans Tiyatrosunu seyrettiğimde Marksizim, Hegel , Gramsci, kadın-erkek meselesi gibi o kadar çok işaret vardı ki. Charlie Chaplin'de de çok işaret var ve o işaret bakan zihindeki derinlikle ilgili. Çok eğlenceli, çok komik, çok tatlı, çok yetenekli; sonra giderek hüzünlü, sarkastik, nihilist, anarşist, neyse ne... Orayı istediğiniz kadar kazabilirsiniz. Gerçek bir sanat yapıtı zaten ne bir defada tüketilir ne de tek katlı bir yapıdır. Her defasında yaşamınızdaki değişimlerle, dünyanızdaki derinliklerle farklı bir anlam kazanabilecek tüketilemeyen bir kıymettir. Marcel Proust'un o koca romanını düşünün, doruk noktasıdır belki de edebiyatın.

Yine New York'ta Bir Kral filminin bir sahnesinde, kadının biraz erkekleşmesi ve erkeğin biraz kadınlaşması konusundan bahseden cinsel kimliğe yönelik etkileyici bir işaret hatırlıyorum, çok ilgimi çekmişti.
Sanatçılar farkına varmadan, kısa bir süreliğine de olsa zamanlarının çok ilerisine bir an gidip gelebiliyorlar. Bunu Orwell'da ve Nabokov'da  görüyoruz, angaje olsun ya da olmasın farklı dünya görüşlerinden yazarlarda da görüyoruz. Bugüne baktığımızda gerçekten, erkeklerin biraz kadınsılaştığı, kadınların biraz erkeksileştiği bir ortaya doğru toplanıyor cinsellik. Artık romantik bir aşk, klasik kadın-erkek ilişkisi üzerinden değil kadınla kadının erkekle erkeğin ilişkileri üzerinden yeni bir cesaretle dile dökülüyor. Bilinen romantizmin temaları tükendiğinde insanların ilerlemesine cevap verecek bir şey getiriyor sanatçılar. Ya da insanların çok sonra yaşayacağı şeyleri yazabiliyorlar. Enteresan bir soru, geleceği kim okur? (gülümseyerek) Belki şairler...
Az önce biraz değinmiştik. Sizce insan doğrunun ne olduğunu bildiği halde neden kötüyü yapmaya yönelir?

Bu o kadar çok yerde çıktı ki karşımıza, edebiyat da, dinsel kitaplarda, İncil'de bi yerden de hatırlıyorum galiba. O kadar yerde içenlikle soruyorlar ki bu soruyu, niçin ben, iyi olanı bildiğim halde kötüyü yapmaya eğilimliyim? Zaten bu galiba çok zevkli bir konu. İnsan böyle olmasaydı dünya daha çekilmez bir yer olurdu. Herkes sadece doğru olanı yapsaydı, çatışmadan yaşasaydı, şaka maka uygarlık da bu kadar ilerlemeyebilirdi. Kötülere borçlu olduğumuz şeyler var (gülüşmeler). Vicdanın sesi bir yere kadar belki de söylüyor. İnsan, kendine hak veriyor olabilir veya o yapıyor ben niye yapmayayım diye düşünüyor olabilir. İnandıklarını zannettikleri şeyin olup olmadığını birbirlerinden saklıyor olabilirler. Tanrıya inanmayanların sayısı tahminimizin çok üstünde olabilir (gülüşmeler). O, belki de bir tür pasaporttur birbirlerine gösterdikleri. Hayatı olmayan sahte bir belgedir. Eğer günlük yaşamda onları, ahlak yapısının arkasında bir tür dini ve büyük bir yargıyı farkettikleri halde görgü, ahlak ve vicdan azabı durdumayacaksa ya da hukuk durdurmayacaksa (vurguyla) bir büyük gözün onları gördüğünü aslında hiç hissetmemiş olabilirler. Gerçekten adı konmamış inançsızlardır onlar. Adı konmuş inançsızların birçoğu onlardan daha ahlaklıdır. Bu yüzden inanmak ve ahlaklı olmak  otomatikman birleşmemeli aynı şemsiye altında galiba. Bu inanıyor o halde yüzde yüz ahlaklı diyemiyoruz. Eskiden beri tiyatro edebiyatında da büyük ahlaksızlar "inançlıymış" gibi yapanlardır. Komedide de böyledir bu. Oldum olası bir sahtekar hacı, sahtekar inançlı, ikiyüzlü yalancı, galiba elinde bulundurduğu güç ve iktidar mekanizmasından dolayı  "Heralde ben yalan söylemeyeceğim, benim yalan söylediğimi nasıl düşünürsünüz şu arkamdaki resme bakın, statüye bakın rica ederim" diyor. Heralde dünyada son saftirik cahil kalana kadar o yalanı söyleyecekler. (gülüşmeler)

Benim soracaklarım burada bitiyor. Sizin Charlie Chaplin hakkında olsun ya da olmasın okuyanlara ve öğrencilere söylemek istediğiniz herhangi bir şey var mı?

(gülümseyerek)

Can Yücel bir şiirinde;
"Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi" diyordu (Sevgi Duvarı şiiri)
Şimdi 52 yaşına geldim, daha büyük cümleler vardı hayatımda ama bu kendi başına bize çok gerekli bir cümle. Onun dışında, ben kendimi hep başka sanat eserlerinde tanıdım. Bir romanın kahramanından kendimi öğrendim, bir filmde kendimi buldum, ben kendimi ve doğru dediğim şeyi büyük sanatçıların yarattığı satırlarda, yarattığı seslerde, müzikte ve sahnelerde ölçebildim. Benim en güzel aynamdı sanatçıların gösterdikleri hayatta kendime bakmak. Beni çok büyüttü bütün okuduğum romanlar, gördüğüm iyi filmler, o değerli müzikler... Yaşamlarını sanata açsınlar. O yetenekli insanlar bir genci geleceğe doğru uçururlar. Çünkü zaman eşit geçmiyor ve zamanı hızlandırmamız gerekiyor bazen ve o zaman, öyle güzel bir yer olsun ki Faust'un dediği gibi "Böyle kalsın" diyelim. İnsan yaşamında onu tatmalı.

Çok teşekkürler...
Değer verip, vaktinizi ayırdığınız için biz teşekkür ederiz.



Celal Kadri Kınoğlu
Her hakkı saklıdır. © Sitede yer alan görsel ve yazılı içerik yazılı izin almadan kullanılamaz veya alıntı yapılamaz.